Allah'ın irade sıfatı hakkında bilgi verebilir misiniz; ehl-i dalalet neden irade sıfatını inkâr ediyorlar?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlar tarih boyu ekseriyetle Allah'ın varlığını kabul etmekle beraber, onun sıfatlarını ifade etmede hata etmişlerdir.(1) Hakkında en çok konuşulan ve farklı görüşler ifade edilen ilahi sıfatlardan biri de Cenab-ı Hakk’ın iradesidir.

Âlemde meydana gelen her şey, İlâhî iradenin bir isbatıdır. Dilemiş yaratmıştır; dilemeseydi yaratmazdı. Allah için herhangi bir mecburiyetten bahsedilemez. Hiçbir şey Allah’a vacib değildir. Felsefe ve Kelâm’da hayli medar-ı bahs olan İlâhî irade ile alakalı olarak, Elmalılı Hamdi Yazır şu noktalara dikkat çeker:

“Bütün hak ve hukukun mercii olan Hak Teâlâ, vâcib lizâtihi olduğundan, onun hukuku vardır. Ve uluhiyet ve rububiyet onun hakkıdır. Fakat aleyhine vecibe ve vazife tasavvur olunamaz.

(Allah) Dilediğini yapandır.”(2)

(Allah) Yaptığından suale çekilmez.”(3) Ancak;

“Allah’ın vaadi bir haktır.”(4)

“Rabbiniz kendi üzerine rahmet yazdı.”(5)

“Şayet Rabbinden sebkat eden bir kelime olmasaydı…”(6)

gibi âyetlerin hükmünce, kendisinin kendine vacip kıldığı hususlar vardır.”(7)

İnsanı yaratan ve ona irade sıfatı veren Allah elbette irade sahibidir.

“O (Allah), dilediğini yapar.”(8)

(Allah) Nasıl dilerse öyle hükmeder.”(9)

Dilediği olur, dilemediği olmaz. Eşyada görülen bütün hikmetli durumlar, gayeler, intizamlar, semeredar durumlar, rahmet ve inayet eserleri, ilahi iradeyi isbat eder.

Bazı düşünürler, Allah'ın iradesini görmezden gelir ve onu âlemi yaratmaya mecbur zanneder. Hâlbuki yaratmak bir mecburiyet değil, ilahi bir lütuf ve tercihtir. Kendisi için irade sıfatının varlığını ve bunun lüzumunu görüp duran insanın, kendisine bu iradeyi veren Allah hakkında irade sıfatını kabulde zorlanması, tam bir garabettir.

Avrupa’da çıkan deist filozoflar, akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Bunların kabulüne göre, Tanrı kâinatın içine mekanik kaideler yerleştirmiştir. O istese bile, kâinata yerleştirdiği hakiki nizama karşı gelemez. O’nun iradesi bile, bu aklî ve ölçülü kaidelere bağlıdır. Bu dünyada mu'cizenin yeri yoktur. Tanrı, kâinatı mu'cize ile değil, aklî ve ölçülü kanunlarla idare eder. Gerçi bu kanunları o kendi koymuştur. Ama bir defa yarattıktan sonra kâinatın gidişatına artık karışmaz olmuş, onu kendi kendine işlemeye bırakmıştır.(10)

Bu felsefecileri bu hataya iten temel amil, kainattaki düzendir. Oysa düzeni ve kanunu koyan, istediği zaman değiştirir veya kaldırır.

Üstad Bediüzzaman bu konuda bütün filozoflara karşı şunları haykırarak söyler;

"Felâsifenin bir taifesi, Cenâb-ı Hakka 'mûcib-i bizzat' demişler, ihtiyarını nefyetmişler, ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler. Feyâ sübhanallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat, taayyünatlarıyla, intizamatıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâniin ihtiyarını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!" (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

Bir kısım felsefeciler, âlemi (saat veya matbaa gibi) mekanik bir âlete benzetirler. Onlara göre, Allah bu mekanik âleti kurmuş, çalıştırmıştır; artık gerisine karışmamaktadır. Yine onlara göre, insanlık âleminde mûcizelere, kerametlere, harikalara yer yoktur!

Elmalılı, bu meselede şöyle der:

“Tabiî ilimler, tabiat dışı harikaları inkâr ettirecek bir zaruret değil, tersi mümkün olan bir câri âdeti ifade eder.” (11)

Mesela, ateş ile yakmak Allah’ın bir âdetidir. Fakat Allah dilediğinde ateşe “Yakma!” emrini verir ve ateş yakmaz. Nitekim Hz. İbrahim’i yakmamıştır.(12)

“Harikalar, kulların ızdırar zamanlarında Allah Teâlâ’nın hususî inayetidir.”(13)

Bu hususî inayet, tarih boyunca değişik hâdiselerde kendini hissettirmiştir, günümüzde de kendini hissettirmektedir. Onuncu katın balkonundan düşüp, burnu bile kanamadan kurtulan çocuklar; uçuruma yuvarlanan araçtan sapasağlam çıkan insanlar bu hakikatin birer şahididirler.

Cenab-ı Hakk'ın nafiz iradesi,

"O her an bir tasarruftadır."(14)

ayetinin bildirdiği gibi, her an u zaman faaliyet hâlindedir. Yoksa yaratılış, sadece başlangıç döneminde olup bitmiş bir hadise değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- RİSALE-İ NUR'DA; FELSEFE - GAFLET - DALALET.

- "Felâsifenin bir taifesi, Cenâb-ı Hakk’a 'mucib-i bizzat' demişler, ihtiyarını nefyetmişler, ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler." Bu fikri savunanlar kimlerdir? "Mucib-i bizzat" ıstılahını izah eder misiniz?

Dipnotlar:

1) Nursi, Şualar, s. 584.
2) Hûd, 11/107 ve Büruc, 85/16.
3) Enbiya, 21/23.
4) Nisa, 4/122; Yunus, 10/4.
5) En’am, 6/54.
6) Yunus, 10/19; Hûd, 11/110; Taha, 20/129; Fussilet, 41/45; Şûra, 42/14.
7) Elmalılı, IV, 2675.
8) İbrahim, 14/27.
9) Maide, 5/1.
10) Gökberk, s. 392; ayrıca bkz. Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, s. 141.
11) Elmalılı, II, 1087.
12) bk. Enbiya, 21/69.
13) Elamlılı, I, 267.
14) Rahman, 55/29.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...