"Arkadaş! 'Katre' namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:.." Remz'in tamamını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Arkadaş! 'Katre' namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:"

"Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünki müessir ancak eserde görünebilir."

"Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir."

"Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar."

"Kur'an ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum."

"Evet وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اَيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle, bu hakikat hakikatıyla tebârüz eder.(*)"
-----------
(*) İhtar: Kur'anın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, “Risale-i Nur Küllîyatı” güzel bir tarifçidir...
(1)

Üstadımızın Kur’ân'dan ilhamen takip ettiği yol, Hz. Musa (as)’ın asâsına benzetilmektedir. Yani hangi mahlûka ve eşyaya bakılırsa; orada Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve kudretinin tezahüratı görülür, O’nun isim ve sıfatlarının tecellisi okunur.

Bu derste Cenâb-ı Hakk’ın varlığı, birliği, sıfatlarının sonsuzluğu gibi İlâhî hakikatlere ermek isteyen kişilerin üç ayrı yolda gittikleri beyan ediliyor.

Birisi, manevî murakebeler ile hakikate ulaşmak:

Murakebe; bir şeyi “incelemek, teftiş etmektir.” Bu yol tasavvuf yoludur. Bu terakki yolculuğunu Üstad Hazretleri “manevî asansörlere binip yükselme” olarak ifade etmiş oluyor. Bu yol ile hakikate erişen bir kişi, kazandığı feyizleri, halleri başkasına aktarma gücüne sahip değildir. Şairin, “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzarım” dediği gibi, bu kişi de müktesebatını başkalarına ilmen ve fikren aktaramaz. Ancak, muhatabına duacı olur ve Hak katında yüksek bir makama sahipse, onun hakikati bulmasına şefaatçi olabilir.

Fikir dünyasının “neden ve niçinlerle” dolu olduğu, toplum hayatında sefahetin düşünceleri boğduğu bu dehşetli asırda insanlara bu yolla faydalı olmak çok zorlaşmıştır.

İkinci yol: Ehl-i nazarın yoludur.

Nazar; “fikir, düşünce” manasına da gelmektedir. Ve bu yol, kendi aklıyla hakikate erişmeye çalışan kelam âlimlerinin ve felsefecilerin yoludur.

Bu kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilmek için arşa kadar çıkmaları, bütün âlemleri birlikte görmeleri gerekecektir. Bu yol çok uzun ve çetin bir yoldur. “Vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub” olunmaması için çok delillere ihtiyaç gösterir. Akla lüzumundan fazla ehemmiyet vererek gaybî konuları bile onunla halletmeye çalışan ehl-i nazar, “vesaite”, yani sebeplere de yine fazla ehemmiyet verdiklerinden hakikati bulmaları zorlaşmıştır.

Metinde geçen, “uzun seferler ve su borularının kırılmaması” ifadeleri bilhassa “teselsül” meselesine işaret etmektedir.

Allah’ın varlığını “teselsülün muhal olduğunu göstermekle” ispat etmeye çalışan Kelâm âlimlerinde bu mana açıkça görülmektedir. Şöyle ki, onlar meselâ, bir elmayı ağacın yaptığını, onu da bir önceki ağacın yaptığını söyleyerek tâ ilk ağaca kadar gider ve onun mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini söylerler. Meyveyi ağacın, onu da bir önceki ağacın yaptığını farz etmekle “vesaiti lüzumlu” görmüşler, böylece onları, bilerek veya bilmeyerek, neticenin ortaya çıkmasında şart kabul etmişlerdir.

Teselsül için verdiğimiz ağaç misalini, bütün bitki ve hayvan türlerine ve insan nev’ine de tatbik edebiliriz.

Bütün varlıkların tâ ilk atalarına gitmeyi Üstad Hazretleri borular döşemeye benzetiyor ve o uzun yolculukta birçok arızanın çıkabileceğine, birçok itirazların olabileceğine ve onları gidermek için çok deliller getirmek gerekeceğine dikkat çekiyor.

Üçüncü yol: Kur’ân yolu.

Bu yolda uzun yolculuğa gerek yoktur. “Elmayı kim yarattı?” sualinin cevabı doğrudan verilir. İnsanların elmaya olan ihtiyacını bilen Allah, elma ağacını bir elma fabrikası olarak yaratmış ve ondan insanların hem midelerini, hem göz zevklerini, hem koku alma duygularını tatmin eden bir meyve çıkarmıştır. Ne toprak ağaç yapabilir, ne de ağaç insanları bilir, tâ ki onlara fayda verecek bir meyve yapsın. Biz, akıllı, şuurlu ve en üstün bir varlık olduğumuz halde başımızdaki saçı kendimiz yapmadığımız halde, meyveleri o şuursuz odun parçasının yaptığına nasıl inanabiliriz?..

İşte Üstad Hazretleri, sebeplere hiçbir tesir vermeden her şeyi doğrudan Allah’ın yarattığını, her varlığın O’nun ilmi, kudreti, iradesi ve merhametiyle vücut bulduğunu ders veren bu üçüncü yolu, Asa-yı Musa’nın hangi şeye vurulsa hayat suyu çıkarmasına benzetiyor.

Bu vesileyle devir konusuna da kısaca temas edelim. Teselsül gibi “devir” de kelam âlimlerinin Allah’ın varlığını ispatta kullandıkları bir usuldür. Âlimlerimiz, bu yolu açıklarken çoğunlukla şu misali veriyorlar:

Yumurtayı kim yaptı? Tavuk.

Tavuğu kim yaptı? Yumurta.

O zaman, tavuğu aradan çıkarırsanız ilk yumurta ikinci yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise bir şeyin kendi kendini yapması demektir ve muhaldir.

Kur’ân’ın yolu ise şöyledir: Yumurtayı kim yaptı? Allah.

Tavuk yumurta yapamaz. Bizim, “Tavuk yumurta yaptı” dememiz mecazî manadadır. Tavuğu yumurta fabrikası olarak yaratan Allah, hem tavuğun yaratıcısıdır, hem de yumurtasının.

Bilindiği gibi, bir şeyin, meselâ, bir binanın yapılmasında takip edilen bazı safhalar vardır.

Birincisi, o binayı yapmaya bir istek, bir iştiyak duyulacaktır.

İkincisi, onu yapmaya karar verilecektir.

Böylece binayı ortaya koymanın en mühim iki adımı atılmış olur. Sonra ilim, kuvvet gibi sıfatların yardımıyla neticeye varılacaktır.

Şimdi misalimizdeki tavuk, yumurta yapmaya ne iştiyak duymuştur, ne buna karar vermiştir, ne de ilmini ve kuvvetini harcayarak bu sonuca varmıştır. O, sadece yemini yemekle meşgul olmuş, onu yaratan Zât, onun vasıtasıyla yumurtayı yaratmış ve insanlara ikram etmiştir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

tuğba
Allah razı olsun ufkumuzu açıyorsunuz.Allah hizmetlerinizi devamlı kılsın..tekrar Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
eyubmer

ehli murakebe tarikat yolunda gidenlermi..ehli nazar felsefe ile gidenler mi

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir.

Murakabe salikin içine dönmesi, dikkatini nefsi ve kalbi üzerinde yoğunlaştırması, gönlünden ve zihninden geçen her şeyi kontrol etmesi, daha sonra da kendini Hakk’a vererek derin düşüncelere dalması, Ondan başka her şeyi unutmasıyla gerçekleşen özel bir haldir.

Murakabe burada tarikat berzahına girip uzun ve meşakkatli bir terbiye ve çileden sonra hakikate erişme ve ulaşma anlamında kullanılıyor. Bu bazen kırk yıl sürebiliyor. Bu zamanın şartlarında böyle uzun ve meşakkatli bir yolla hakikate erişmek çok müşküldür. Bu sebeple zaman tarikat zamanı değil imanı kurtarma zamanıdır.

Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.

Ehli nazar ise ilm-i kelamın klasik devir ve teselsül gibi delilleri ile tevhidi hakikiye ulaşma çabalarıdır ki bu da bu zaman şartlarında beklenilen hakiki tevhidi ve huzur-u İlahiyi vermekten çok uzaktır.

Aklı esas alan bu tarz deliller evham ve vesveselerden hali olamıyor tam bir huzur-u tevhidi temin etmekten da uzaktırlar.

Üstadımız ehli nazarın durumunu şu şekilde izah ediyor:

Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:

Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...