"Arkadaş! 'Katre' namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:.." Remz'in tamamını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu remizde Muazzez Üstadımız ehl-i tasavvufla ehl-i aklın takip ettikleri yollar ile Kur'an'dan ilhamen kendisine öğretilen yolun farkını anlatmaktadır.

Muazzez Üstadın Kur'an'dan ilhamen takip ettiği yol, Musa (as)’ın asasına benzetilmektedir. Yani hangi mahlüka ve eşyaya bakılırsa; orada Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve kudretinin tezahuratını okuma, Cenab-ı Hakk'ın güzel isimlerinin sırlarını keşfetme. Yani her şeyden Allah’a karşı bir yol ve menfez açma ve o’nu ispat etme ve tevhit etme dersi çıkarmak.

İşte maül hayat budur. Yani iman hakikatlerinin ve marifet derslerinin sevkiyle; her masnu ve mahlukun veçhesinde ve fıtratında dercedilen ilahi mesajı almak ve okumak, Üstadın Kur'an'dan aldığı hayat suyu anlamına olan marifet dersi budur. Bu ders diğer iki yollarla mukayese edilirse; bu yol kolaydır, meşakkatsizdir, geniştir, tıkanmaz ve kısadır.

Diğer yollarda ise; araya berzahlar girer, vesileler vardır, yol meşakkatli ve sıkıntılıdır, cadde-i Kübra değildir ve dardır, tıkanır, salik bazen hedefine kavuşamaz.

İşte tasavvuf yolunda gidenler manevi asansöre benzeyen; şeyh, terbiye, meslek ve eğitim itibariyle farklı olduğundan, yol da ona göre müşkilleşir bazen de tıkanabilir.

Tasavvufta olan bu müşkilat akıl ve felsefe mesleğinde de geçerlidir. Zira kalp ve akıl bu iki yolda, kisbi olarak hareket ettiklerinden bazen, müşkilata düşer ve hedefe kavuşamadan sönebilir.

Tarikata girip, ağır şartlarına tahammül edemeyip, esna-i tarikten vazgeçenler olduğu gibi, felsefe mesleğine girip de çığırdan çıkarak, fikren sapanlar da olmuştur.

Bu iki meslek ve yol; uzak yerlerden borularla su getirmeye ve gıdaları asansörlerle yükseklere çıkarmaya benzer.

Her ikisi de, beşerin ve insanın iradesinin programı ve müdahalesiyle olduğu için, bazen tıkanır, bazen de kapanır.

Fakat sondajla her yerden su çıkarmaya maharetli olanlarda bu problem ve sıkıntı olmaz.

İşte Risale-i Nur sahabe mesleği olduğundan; kulun iradesinden ziyade, Allah’ın ikram ve iltifatı esastır. Bu ise, meşakkati, sıkıntıyı ve tıkanmayı izale eder. Kısa bir zamanda insanı gayesine kavuşturur. Yani hakaiki bulmakta ve kavuşmakta en sağlıklı ve selametli yol budur.

"Arkadaş! 'Katre' namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:"

"Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünki müessir ancak eserde görünebilir."

"Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir."

"Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar."

"Kur'an ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum."

"Evet وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اَيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle, bu hakikat hakikatıyla tebârüz eder.(*)"
-----------
(*) İhtar: Kur'anın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, “Risale-i Nur Küllîyatı” güzel bir tarifçidir...
(1)

Bu derste, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı, birliği, sıfatlarının sonsuzluğu gibi İlâhî hakikatlere ermek isteyen kişilerin üç ayrı yolda gittikleri beyan ediliyor.

Birisi, manevi murakebeler ile hakikate ulaşmak. Murakebenin kelime manası, “incelemek, teftiş etmektir”. Bu yol tasavvuf yoludur. Bu terakki yolculuğunu Üstat Hazretleri “manevi asansörlere binip yükselme” olarak sunmuş oluyor ve bu yolun çok zor olduğunu ifade ediyor. Kaldı ki, bu yol ile hakikate erişen bir kişinin, kazandığı feyizleri, halleri başkasına aktarma gücüne de sahip değildir. Şairin, “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzarım.” dediği gibi, bu kişi de müktesebatını başkalarına ilmen ve fikren aktaramaz. Ancak, muhatabına duacı olur ve Hak katında yüksek bir makama sahipse, onun hakikati bulmasına şefaatçi olabilir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.

Fikir dünyasının “neden ve niçinlerle” dolu olduğu, toplum hayatında sefahatin düşünceleri boğduğu bu dehşetli asırda insanlara bu yolla faydalı olmak çok daha zorlaşmıştır.

İkinci yol ise ehl-i nazarın yoludur. Nazar, “fikir, düşünce” manasına da gelmektedir. Ve bu yol, kendi aklıyla hakikate erişmeye çalışan kelam alimlerinin ve felsefecilerin yoludur.

Bu kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilmek için arşa kadar çıkmaları, bütün alemleri birlikte görmeleri gerekecektir. Bu yol çok uzun ve çetin bir yoldur. “Vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub” olunmaması için çok delillere ihtiyaç gösterir.

Akla gereğinden fazla önem vererek metafizik konuları bile onunla halletmeye çalışan ehl-i nazar, “vesaite”, yani sebeplere de yine fazla önem verdiklerinden hakikati bulmaları güçleşmiştir.

Metinde geçen, “uzun seferler ve su borularının kırılmaması” ifadeleri özellikle “teselsül” meselesine işaret etmektedir.

Allah’ın varlığını “teselsülün muhal olduğunu göstermekle” ispat etmeye çalışan kelam âlimlerinde bu mana açıkça görülmektedir. Şöyle ki;

Onlar meselâ bir elmayı ağacın yaptığını, onu da bir önceki ağacın yaptığını söyleyerek tâ ilk ağaca kadar gider ve onun mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini söylerler. Meyveyi ağacın, onu da bir önceki ağacın yaptığını farz etmekle “vesaiti lüzumlu” görmüşler, böylece onları, bilerek veya bilmeyerek, neticenin ortaya çıkmasında şart kabul etmişlerdir.

Teselsül için verdiğimiz ağaç örneğini, bütün bitki ve hayvan türlerine ve insan nevine de uygulayabiliriz.

Bütün varlıkların tâ ilk atalarına gitmeyi Üstat Hazretleri borular döşemeye benzetiyor ve o uzun yolculukta birçok arızanın çıkabileceğine, birçok itirazların olabileceğine ve onları gidermek için çok deliller getirmek gerekeceğine dikkat çekiyor.

Üçüncü yol olan Kur’an yolunda bu uzun yolculuğa gerek yoktur. “Elmayı kim yarattı?” sorusunun cevabı doğrudan verilir. İnsanların elmaya olan ihtiyacını bilen Allah, elma ağacını bir elma fabrikası olarak yaratmış ve ondan insanların hem midelerini, hem göz zevklerini , hem koku alma duygularını tatmin eden bir meyve çıkarmıştır. Ne toprak, ağaç yapabilir, ne de ağaç insanları bilir, tâ ki onları giderecek bir meyve yapsın. Biz, akıllı, şuurlu ve en üstün bir varlık olduğumuz halde başımızdaki saçı kendimiz yapmadığımız halde, meyveleri o şuursuz odun parçasına nasıl verebiliriz!?..

İşte Üstat Hazretleri, sebeplere hiçbir tesir vermeden her şeyi doğrudan Allah’ın yarattığını, her varlığın O’nun ilmi, kudreti, iradesi, rahmeti ve merhametiyle vücut bulduğunu ders veren bu üçüncü yolu, Asa-yı Musa’nın hangi şeye vurulsa hayat suyu çıkarmasına benzetiyor.

Bu vesileyle devir konusuna da kısaca temas edelim. Teselsül gibi “devir” de kelam âlimlerinin Allah’ın varlığını ispatta kullandıkları bir metottur. Âlimlerimiz, bu yolu açıklarken genellikle şu örneği veriyorlar:

Yumurtayı kim yaptı? Tavuk.
Tavuğu kim yaptı? Yumurta.

O zaman, tavuğu aradan çıkarırsanız ilk yumurta ikinci yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise bir şeyin kendi kendini yapması demektir ve muhaldir.

Kur’an’ın yolu ise şöyledir: Yumurtayı kim yaptı? Allah.

Tavuk yumurta yapamaz. Bizim, “Tavuk yumurta yaptı.” dememiz mecazî manadadır. Tavuğu yumurta fabrikası olarak yaratan Allah, hem tavuğun yaratıcısıdır, hem de yumurtasının.

Bilindiği gibi, bir şeyin, meselâ, bir binanın yapılmasında takip edilen bazı safhalar vardır.

Birincisi, o binayı yapmaya bir istek, bir iştiyak duyulacaktır.
İkincisi, onu yapmaya karar verilecektir.

Böylece binayı ortaya koymanın en önemli iki adımı atılmış olur. Sonra ilim, kuvvet gibi sıfatların yardımıyla sonuca varılacaktır.

Şimdi, örneğimizdeki tavuk, yumurta yapmaya ne iştiyak duymuştur, ne buna karar vermiştir, ne de ilmini ve kuvvetini harcayarak bu sonuca varmıştır. O, sadece yemini yemekle meşgul olmuş, onu yaratan zat, onun vasıtasıyla yumurtayı yaratmış ve insanlara ikram etmiştir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

tuğba
Allah razı olsun ufkumuzu açıyorsunuz.Allah hizmetlerinizi devamlı kılsın..tekrar Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mahmud03nur
Üstadımızın ehl-i nazar diye tarif ettiği kısmı ehl-i tarikat ve tasavvuf olarak mı değerlendiriyorsunuz? Esas metindeki REMZin tamamı düşünüldüğünde o ifadeden ehl-i ilm-i kelam gibi ya da hatta ehl-i felsefenin tarifindeki ikinci bir tabir olarak da anlaşılıyor gibi. tasavvuf da manasız düşmüyor ama, acaba esas metindeki ibareleri eşleştirmeli olarak izah etmeniz mümkün olabilirmi?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Cevapta bir genelleme olduğu doğrudur ama Risale-i Nur ile mukayese edildiğinde tarikatta kelam yolundan farksızdır. Mesnevi de kelamcılar, felsefeciler Risale-i Nur mesleği ile kıyas ediliyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...