"Cenâb-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da kaderi bozar... Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır.." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar."

"Mesela, bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, atâ demektir."

"Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi atâ da kaza kanununun kat’iyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler."

"Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:

'Yâ İlahî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum.' der."(1)

Atâ, kaza ve kader münasebetleri:

CENAB-I HAKK’IN atâ, kaza ve kader namında üç kanunu var. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar hakikatinin izahı:

Atâ, bir şey hakkında verilen kararın iptali ve hükmün kaza edilmekten afvedilmesi, şeklinde tarif edilmektedir. Atâ denilince, o Rahîm-i Kerîm’in ve Gafûru’r-Rahîm’in af ve ihsanı anlaşılır.

Bir padişahın umumî kanunları yanında, bir de belli günlerde tatbik ettiği af ve atâ kanunu vardır. Padişah o günlerde, suçlulardan bir kısmını afveder, diğer bir kısmının cezalarını hafifleştirir, bir kısım raiyetinin ise rütbelerini yükseltir ve maaşlarını artırır. İşte, daha önce umumî kanunla takdir edilen ceza, rütbe ve maaşlar, bu atâ kanunuyla yürürlükten kaldırılmış olur.

Meselâ, bir şakînin işlediği bir suça karşılık on yıl hapis yatması takdir edilmiş olsun. Atâ kanunuyla bu cezanın afvedilmesi hâlinde artık ceza infaz edilmez ve atâ, kaza kanununu bozmuş olur. Cezanın kaza edilmemesiyle de kader kanunu, yâni onun suçuna mukabil takdir edilen on yıllık hapis cezası bozulmuş olmaktadır.

İşte, bu misâl gibi, insanların işledikleri günahlara karşılık, kendilerine takdir edilen uhrevî cezalar Cenâb-ı Hakk’ın atâ kanunuyla, yâni O’nun af ve ihsanıyla kaza edilmekten alıkonmakta ve böylece atâ kanunu, kaza kanununu bozmaktadır. Aynı şekilde, kazanın bozulmasıyla kader kanunu da bozulmuş, takdir edilen ceza değişikliğe uğramış olmaktadır.

Ayrıca, insanların dünyada işledikleri günah, kusur ve hatalarından dolayı, yine dünyada başına gelecek olan hastalık ve musibet gibi belaların, vermiş olduğu bir sadaka veya Cenab-ı Hakkın razı olduğu bir fiilinden dolayı o kazanın ata kanunu ile iptaline sebep oluyor.

Diğer taraftan, atâ, kaza kanununun şümûlünden ihraçtır, denmektedir. Şöyle ki;

Bir günah için takdir edilen ceza küllî bir kanun iledir. Yâni, şu suçu işleyene şu ceza verilir, şeklindeki takdir, küllîdir. Söz konusu suçu işleyen bir kimsenin tövbe etmesi hâlinde, günahının affedilmesi ile kaza kanununun şümûlünden bir ihraç durumu hâsıl olmaktadır. Bu ise aynı zamanda, kader kanununun külliyetinden bir ihraç mânâsındadır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kaide, "kaderin değişip değişmediği" sorusunu hatıra getirmektedir. Bu noktada şunu ifâde edelim ki, İlm-i İlâhî’nin değişmesi muhaldir. Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hâdiseler gibi, atâ kanununun tatbikatı da o ilmin şümûlündedir. Bu kader değişmez. Değişiklikler Levh-i Mahv ve İsbat’ta olmaktadır. Önce takdir edilen nice cezalar, daha sonra tövbe vesilesiyle ve atâ kanunu ile affedilmekte, Levh-i Mahv ve İsbat’tan silinmekte ve kaza edilmemektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah dilediği şeyi mahveder ve dilediğini isbat eder. Nezdinde kitabın aslı olan Levh-i Mahfûz vardır.” (Ra’d, 13/39)

Eşyanın ilimde takdir edilmelerine kader, ona göre yaratılmalarına ise kaza deniliyor.

Organlarımızın şekillerinden, yerlerine, vazifelerine kadar; dünyanın büyüklüğünden, dönme hızından, galaksilerin tanzimine kadar; mizandan, sırattan, cennet ve cehennemin her türlü ahvaline kadar her şey Allah’ın ezelî ilmiyle takdir edilmiş ve ona göre de yaratılmışlardır.

Bu dersteki manasıyla kader, bir suça takdir edilen cezadır, kazâ ise o suçu işleyenin cezaya çarptırılması, hükmün icra edilmesidir. Şu var ki, bir suça ceza olarak ne hüküm verilirse verilsin, o ceza affedildi mi, artık o hüküm kazâ edilmez. Böylece, atâ kazâyı delmiş, yani hükmünü ortadan kaldırmış olur.

Hükmün kazâ edilmemesiyle o suç için takdir edilen ceza da ortadan kalkar.

“Hasenatım senin atândandır. Seyyiâtım da senin kazandandır.”

Arif olan bir insan şu ayet-i kerîmeyi de çok iyi bilir:

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79)

Hayır olsun şer olsun, sevap olsun günah olsun, bütün amellerin tek yaratıcısı ancak Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. İnsan Kur’an da okusa, harama da baksa o bakışların her ikisini de Allah yaratır. Beyni, görme merkezini, gözü ve ışığı O yaratmıştır. Bunların doğru veya yanlış yolda kullanılmalarıyla ortaya çıkan hayırlı ve şerli sonuçları da elbette O yaratacaktır.

Arif olan insan bir güzel amel işlediği zaman şöyle düşünür:

"Ben bu güzel ameli Allah’ın bana ihsan ettiği akılla, o işi yapmama uygun bedenle ve o bedene hizmet eden bütün bir kâinatın yardımıyla yaptım. Benim bu güzel işteki hissem yok denecek kadar azdır. Hepsi Allah’ın atâsı, ihsanıdır. Benim yaptığım tek şey nefsimin sözüne uymayıp Kur’ânın emrine tabi olmaktır. İrademi bu doğru yolda kullanmam da yine her hayır elinde olan Rabbimin Hâdi isminin bir tecellisiyle olmuştur."

Aynı arif zat, nefsine uyarak bir günah işlediğinde ise şöyle der:

“Bu kötülüğü benim nefsim istedi, Rabbim de yarattı. Rabbim beni o günahtan men etmiş, ayetleriyle tehdit etmişti. Buna rağmen ben nefsime hâkim olamayarak bu günahı işlemiş bulunuyorum. Elbette ki, bütün sorumluluk nefsime aittir. Nefsim istemiş Allah da o isteği kaza etmiş, yani o şerri yaratmıştır.”

- "Levh-i Mahv-İspat" nedir?

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 26.810
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474

Evliyanın kerametleri,Enbiyanin mucizeleri atâ kanunu kapsamında mı düşünülmeli ?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Evliyanın kerametleri,Enbiyanin mucizeleri atâ kanunu kapsamında değerlendirilebilir. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Rauf Hökan

Ata, kaza ve kader konusu sadece işlenen günahlarla ilğili olmasa gerek. Birçok hadisede genel kuralların dışında bir sonuç ata, kaza ve kaderin şumulündedir. Mesela: Yedi katlı bir binada beton zemine düşen bir çocuğun ölmesi kaderin kaza olmasidir. Ancak ebeveyninin yaptiği bir hasenatin neticesi cocuğun (herhangi bir sebeple) ölmemesi de; ata kanununun kazayı, kazanın da kaderi delmesi gibi düşünulse yanliş olmaz sanırım. "Sadaka belayı def eder" bu ata, kaza, kader üçlüsünün en güzel izahıdır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Mehmet Ali Akgün

Üstadın bu tespitini daha varoluşsal bir temelde anlamak mümkün diye düşünüyorum. Bunun sebebi, yukarıda alıntılanan parçada bize bir ipucu verecek bir örnekten bahsediyor, ki Risale-i Nurların farklı yerlerinde bu örnek kullanılır- mesela Birinci Söz’de.

 

Şu cümleyi kast ediyorum: “Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi atâ da kaza kanununun kat’iyetini deler.”

 

Yumuşak otun damarları, Birinci Söz’de de anlatıldığı gibi, lisan-ı halleri ile Bismillah der ve taşı delerler. Bu örneğin verilmesinden maksat, normalde böyle bir şeyin aslında çok zor olduğuna zihnimizi yaklaştırmaktır. Allah’ın dilemesi ve yaratması ile, sanki nazenin köklerin ettiği “dua” kabul olunur ve taş yarılır. Taşın yarılması, yukarıdaki cümlede, ataya işaret olarak veriliyor. Demek ata, lisan-ı hal ile de olsa, bir duanın neticesi.

 

Normal şartlarda ince bir kökün sert kayayı, “kendi kendine” delmesini beklemeyiz biz. Örnek bunun üzerinden veriliyor. Ancak devamında, bu kendi kendinelikten kasıt, birinci olarak kazaya, devamında da seyyiata bağlanıyor. Zira bu dünyada hiçbir şey Onun yaratmasının dışında değildir. Dışında imiş gibi düşünmek, maddeye tesir vermek olduğundan, bu tanım gereği bir seyyiedir yani şirktir; çünkü tevhide aykırı.

 

Gelelim bu parçanın en son cümlesine. Arif olan insan, seyyiatının yani enaniyetine ve maddeye tesir vermenin kendisinden kaynaklandığını ama bunun gerçekte bir karşılığı olmadığını bilir. Ve bunu bildiği için der ki, “Eğer ben, benim vehmettiğim gibi hakikaten kendime malik olsaydım, mahvolacaktım yani yok olacaktım. İyi ki senin atan var; yani iyi ki, benim varlığımın yaptığı fıtri duanın karşılığında sen ona vücud vermeye devam ediyorsun. Bu senin atiyyendir yani senden bana bir hediyedir; senin yaratman iledir.”

 

Yoksa atayı sadece bazı durumlarda geçerli olan, bazen de yürürlüğe girmeyen bir kanun olarak görmek, çok hakikatli bir anlayış tarzı olarak görünmüyor kanaatindeyim.

 

Allah tefekkürlerimize bereket versin inşallah.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Mehmet Ali Akgün

Bu ata meselesine Şura 30 üzerinden yaklaşmak istedim. Malum, ayette

 

"Size isabet eden musibetler; kendi ellerinizle kazanıp yüzündendir. Üstelik birçoğunu da affetmektedir."

 

diyor.

 

Üstad'ın "ene" bahsinde çalıştığı gibi, insan kendine verilen bu kıyas birimi ile kainatın içindeki esma-i İlahinin tecellilerini tartmaya ve okumaya çalışır, görevi budur. Ancak bunu yapabilmesi için, semavi olan rehberliğe muhtaçtır. O olmasa, elindeki bu elmas terazisini o değerli manaları okumak için kullanamaz. Dolayısıyla, enenin bir yüzü, kainatın işleyişinde esas olan tevhid hakikatine, diğer yüzü ise bu hakikate ters olan şirke bakar.

 

4:79'da da dediği (Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir) gibi, insanın ene'sinden gelen bu şirk olmasa, kainatın hiçbir yerinde şirk yoktur. İşte her iyiliğin Allah’tan gelmesi ama her seyyienin de bizim nefsimizden yani ene’mizden gelmesinin anlamı bu olmalı. Biz sadece suyu bulandırmamak yani kainatın mayasındaki hakikate aykırı davranmamak ile mesulüz; ekstradan yaptığımız bir şey yok. Eğer su bulanıksa, bunun tek sorumlusu biziz.

 

Şimdi 42:30'daki "onların bir çoğunu affeder" dediği kısma gelelim. Üstad'ın

“Yâ İlahî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum” dediği yerle bunu birleştirebiliriz diye düşünüyorum.

 

Ata, atiyyeden geliyor; yani hediye, ihsan ve bağışlamak demek. İnsan çoğunlukla nisyanda olduğu için, seyyiatı hasenatından fazla. O yüzden, bizi bize bıraksa, yani sevaplarımıza karşı “bir” lütufta bulunsa ve de günahlarımıza da aynı şekilde “birebir” verse, kainatın içersinde ıskaladığımız yani gafletinde olduğumuz ayet sayısı, okuyabildiklerimizi çok aşar. Ki o zaman halimiz harap. Yukarıdaki alıntıda, “Yoksa helak olacaktım” demesinden kasıt bu olmalı.

 

Ancak böyle yapmıyor Allah. Nazik ve nazenin bir çiçeğin incecik köklerinin sert taşları delmesi örneğinde olduğu gibi, normal şartlarda bunun mümkün olmaması lazımdı. Ama o incecik kökün lisan-ı hal ile yapmış olduğu duayı yani onun Bismillah demesini Allah kabul ediyor ve sert taşı deldiriyor. İşte Allah’ın atiyyesi budur. S. Nursi’nin “Atâ kanunu, kazayı deler” demesinin anlamı da bu olmalı diye anlıyorum.

 

Aynı şekilde, bizim bilerek veya bilmeyerek yani hem hata ile ama hem de gafletimiz sebebiyle o kadar çok tevhide zıt nazarımız var ki, normal şartlar altında, bizim bunların altında ezilmemiz gerekiyordu. Ancak, nazik kök örneğinde olduğu gibi, tek bir samimi ve ihlaslı yaptığımız dua, diğerlerini delip geçiyor. Allah, atâ ediyor. İşte dini literatürde, “Allah günahlara bir yazar, sevaplara ise bazen on, bazen yüz, bazen de bin yazar” türü anlatımların arkasındaki hakikat bu olsa gerek.

 

O yüzden, bu işi bilenler “Allah’ım, bana adaletinle değil, merhametinle ve affınla muamale et” diye dua ederler.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...