"Binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip ispat ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için cehennem azabı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?" İzah eder misiniz?
Acaba onüç asırda fasılasız olarak hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden....bir echel ahmak için cehennem azabı lazım gelmez mi ve ayn-ı adalet olmaz mı ? Bu paragrafı izah eder misiniz
Değerli Kardeşimiz;
“Acaba, on üç asırda, fâsılasız olarak, hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu mânevî Sultan-ı Zîşânın birtek işareti, böyle bir hakikati ispat etmeye kâfi iken, binler tasrihât ile bu hakikat-i haşriyeyi gösterip ispat ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için, Cehennem azabı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?”(1)
Peygamber Efendimiz (asm) on dört asırdır, içinde her meslek ve meşrepten olan sayısız insanların ruhlarına, akıllarına, kalplerine ve nefislerine hak ve hakikatten aldığı kuvvet ve ders ile hükmediyor, onları idare ve terbiye ediyor. Milyonlarca evliya, binlerce mürşid, müceddid ve âlim onun manevî terbiyesi altında yetişiyor. Bu sıradan bir insanın yapabileceği bir iş değildir.
İnsan kendi öz evladına söz geçiremez iken, Peygamber Efendimiz (asm) on dört asır önceden şimdiki nefislere söz geçirebiliyor, bir tavsiyesi ile milyonlarca insanı iyiliğe sevk edebiliyor.
"Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor." (19. Söz)
Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.), bilhassa Mekke döneminde çok ağır şartlar altında İslâm’ı insanlara tebliğ etmiş, O’nun risaletini kabul edip ümmeti olma şerefine erenler de çok büyük işkencelere maruz kalmışlardır. İslâm’ın temeli bu ağır şartlarda atılmıştır. İman edenlerden bu temele nice canlar feda edilmiş, nice kanlar akmıştır. Bu hal gösteriyor ki, İslâm’ı kabul eden ve iman dairesine girenler “akıllarının ikna, kalplerinin tatmin ve nefislerinin fetih ve teshir” edilmesi neticesinde, O’nun ümmeti olmayı kabul etmiş ve iman uğrunda dayanılmaz eza ve cefalara, akıl almaz zulümlere tahammül etmişlerdir. Bunun aksi olsaydı, yani Allah Resulü (asm.) Kur’ân-ı Kerîm'i insanlara tebliğ ettiğinde bütün ülkeye hâkim bir devlet reisi olsa idi, İslâm’ı kabul edenlerin zorla yahut bir menfaat karşılığı bu yola girdikleri belki vehmedilebilirdi.
Peygamber Efendimiz (asm.) ruhları, akılları, kalpleri ve nefisleri fethederek İlâhî marifet ve muhabbetle doldurmuştur. Bunun içindir ki Üstadımızın ifadesiyle, “mahbub-u kulub, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah” olmuştur. Bu, sıradan bir insanın yapacağı bir iş değildir. Bütün bunlar, O’nun hak peygamber olduğuna en büyük bir delildir.
İşte böyle bir zatın bir tek sözü, bir tek delili ahiretin varlığını ispat etmeye kâfi iken, ahireti ispat eden binlerce delili açık bir şekilde ortaya koyuyor. Gerek Peygamber Efendimiz (asm)'in gerekse Kur’an-ı Kerim’in, ahiretin varlığını ispat eden o kadar çok delilleri var ki, bunların bir tanesi bile ahiretin varlığını ispat etme hususunda kâfidir ve vâfidir
Risale-i Nurlar da başta Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler olmak üzere haşrin yani yeniden dirilmenin vuku bulacağını iki kere iki eder derecesinde ispat etmiştir.
“Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir.” (Sözler)
Güneş gibi zahir bu kadar delile rağmen, halen "ahiret yok" diyen, yeniden dirilmeye inanmayan bir cahilin cehennemde yanması hak olmaz mı?
(1) bk. Şualar, Dokuzuncu Şua
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü