"Bir san’atın medar-ı münakaşa olmuş bir mes’elesinde, o fennin ve o san’atın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san’atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İkinci mesele: Bir fennin veya bir san’atın medar-ı münakaşa olmuş bir mes’elesinde, o fennin ve o san’atın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san’atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ı ulemasına dahil sayılmazlar."

"Meselâ büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabip kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevağğul eden ve gittikçe mâneviyattan tebâud eden ve nura karşı gabîleşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü mâneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir."(1)

Dünyanın en meşhur ve en mahir bir doktoru, kendi ihtisas sahasında söz sahibi olabilir. Ama aynı doktor mimarlık hususunda hiçbir söz söyleyemez, fikir beyan edemez. Çünkü tıpta ihtisas yapmak ve selahiyetli olmak, mimarlıkta geçersizdir. Mesela göz sahasında çok derin bilgisi olan bir hekim, mimarlık ilminde bir damla bile değildir. Bu yüzden, her mütehassıs kendi dalında muteberdir, söz sahibidir, diğer ilim dallarında söz sahibi değildir.

Her hastalığın tabibi, her mesleğin ustası, her ilmin erbabı olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasında da söz sahibi âlimlerdir. Bir meselede o sahada ihtisas sahibi olan kimselerin sözüne itibar edilir. Bir binanın çürük mü yoksa sağlam mı olup olmadığına inşaat mühendisleri karar verir. Onun sözü, o konuda fikir beyan eden yüz doktorun sözünden daha inandırıcı ve daha tesirlidir. Aynı şekilde bir kişinin hastalığı konusunda da yüz mühendisin değil, bir doktorun sözüne itibar edilir. Zira o konuda söz söyleme selahiyeti onundur.

Maddî hastalıklarımızın teşhis ve tedavisinde hekimlere müracaat ettiğimiz gibi, manevî hastalıklarımızın tedavisinde de; Ezelî ve Ebedî ferman olan Kur'an-ı Mucizü'l Beyan'a, eşsiz rehberimiz Habib-i Edib Efendimizin sünnetlerine, Kur’an’ın nurlu yolunda yürüyen, ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmayan, sünnetleri kendilerine rehber edinen mürşid, müceddid, âlimlere ve onların telif ettikleri tefsir ve eserlere müracaat etmek lazımdır.

Çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi, nebatatın büyümesi için güneşe, havaya ve suya nasıl ihtiyaç varsa, gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de Kur’an, sünnet, icma ve fukahaya o derece ihtiyaç vardır. Kur’an-ı Kerimin derin sırlarını izah eden, ayetlerden hüküm çıkaran başta Resullullah Efendimiz ve O’nun yolundan giden mürşitler, müçtehitler ve âlimlerdir.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur: “Senden önce de Biz, sadece kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekler gönderdik; bilmiyorsanız, haydi zikir ehline (bilgisi olanlara) sorun!” (Enbiya Suresi 21/7)

Öyle ise kendi sahasında mütehassıs olan insanların sözü din hususunda delil olmaz. Dünyanın en iyi doktoru, en iyi mühendisi, en iyi mimarı, en iyi kimyacısı, dinî konularda söz sahibi ve muteber değildirler. Bazı insanların yarım aklına güvenip dinden şüphe etmek, dine karşı mesafeli durmak, kâr-ı akıl değildir. Sadece müsbet ilimlerde derinleşen, dinî ilimlerden habersiz, manevî bakımdan çok zayıf bazı ilim adamlarının, nura karşı gözünü kapayan, körleşen ve aklı gözüne inen felsefecilerin zerre kıymetleri, dikkate alınacak fikirleri yoktur.

İman ve Kur’an hususunda İmam-ı Azam gibi müçtehidler, İmam-ı Gazalî ve Bediüzzaman gibi mücedditler söz sahibidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, Yedinci Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...