"Daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikata bakmak ve keza daire-i itikatta iken, ruhuyla, imanıyla daire-i esbaba bakmak,.." cümlelerini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, Cenâb-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı temin eden bir nizamı kâinatta vaz etmiş. Ve herşeyi, o nizama müraat etmeye ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o daire-i esbaba müraat ve merbutiyet etmeye mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab daire-i itikada galip ise de, âhirette hakaik-i itikadiye tamamen tecellî etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde, daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan Mutezile olur ki, tesiri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyla, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tembelcesine bir tevekkülle nizâm-ı âleme muhalefet eder."(1)

Daire-i Esbap: Sebeplerin cevelan ettiği ve imtihan şartlarının hükmettiği şu içinde yaşadığımız dünya hayatıdır. Bu dünyada nefis, heva, şeytan, gaflet gibi düşmanlar yüzünden inandığımız şeyler üstünde vehim, kuruntu hatta şek eksik olmuyor. Mutezile, bu sebepler dünyasının takıntıları ile itikada baktıkları için, sebeplere tesir vermişler. Yani sebepleri mucit zannetmişler. Bu zanlarında tabiat, vehim ve hayalin rolü büyüktür. İnsan tabiat ve vehim putundan tahkiki bir iman ile sıyrılmadıkça hakiki ve halis tevhidi yakalayamaz.

Daire-i İtikat: Sebeplerin değil, inancın hükmettiği dairedir. Burada aktör, vehim ve tabiat değil, ruh ve imandır. Kişi her şeyi iman ve ruh ölçüsü ile tartar. Hatta Cebriye gibi ifrata giderek, sebepleri ya külliyen inkar ederler ya da kaderin sebeplere biçmiş olduğu rolü ve misyonu kabul etmezler. Bu da yanlış ve tembel bir tevekkülü netice verir.

Halbuki, bu dairelerin her birisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Sebepler dairesinde itikada, itikat dairesinde de sebeplere dikkat edeceğiz. Her ikisini de inkardan kaçınacağız.

Sebepler dairesinde iken tarlayı ekmek, sulamak, tohumlamak gerekirken, itikat dairesinde de tarladan kalkan hasadın yaratıcısının Allah olduğunu, sebeplerin icat noktasında tesirsiz olduğunu bilmeliyiz. Biri tevhidin, diğeri de yaratılışın realitesidir.

Mahşerde sebepler ve imtihan ortadan kalkacağı için, iman edilen şeyler ayan beyan görülecektir.

" دِين kelimesinden maksat ya cezadır, çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür; veya hakaik-i diniyedir, çünkü hakaik-i diniye o gün tam mânâsıyla meydana çıkar. Ve daire-i itikadın, daire-i esbaba galebe edeceği bir gündür."

Üstad'ın buradaki ifadelerinden anlaşılan, ahiret âleminde her şey ayan beyan olacağından talim ve ilime ihtiyaç kalmayacaktır. İlim bilinmeyeni, anlaşılmayanı öğrenmek ve anlamak içindir. Ahiret hayatında ise her şey kemali ile açık ve sarih olacağından, insanların anlama ve öğrenme gibi bir sıkıntısı olmayacaktır. Burada meleklere inanırız, orada ise direkt olarak görürüz.

(1) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Fâtiha Sûresi.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...