"Ehl-i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:.." diye devam eden paragrafı açıklar mısınız? Bu fikri savunanlar; toplum içerisinde bazı sınıf ve kategori mensupları mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ehl-i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: 'Ben, saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san'atı, kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah'ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum.'"(1)

Gençlerimize düşünmeden yaşamayı, nefsin arzularına sınır tanımamayı telkin eden, böylece imandan, faziletten, vatan sevgisinden uzak bir nesil yetiştirmeyi gaye edinen birçok fesat şebekesi vardır. Üstad bu derste bu gibi kimseler için ehl-i dalalet yani hak yoldan sapmış bozuk fikirliler ifadesini kullanıyor. Başka risalelerde de aynı mânâ; “fesat şebekeleri, zındıka komiteleri” şeklinde ifade ediliyor. O kasıtlı çevrelerin, ifsatlarına kapılan insanlar hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğuna, kendilerinin bir yaratıcı kudret olmaksızın tesadüfen yahut tabiî olarak meydana geldiklerine inanırlar. Daha doğrusu nefislerinin emrine girerek akıl ve kalplerini böylece uyuturlar. Hürriyeti, yanlış tefsir ederek nefsin her arzusunu kayıtsız olarak yerine getirmeye çalışırlar. Âyet-i kerîmede bunların hayvan gibi, “hatta tuttukları yol itibariyle” onlardan da aşağı oldukları haber verilir.

Çoğu insan, nefislerine hâkim olamayarak, bu şeytanî yola severek girmektedir. Hâlbuki bu yolla alınan haram lezzetler kısa sürelidir, gençlikle ve sıhhatli olmakla sınırlıdır.

Üstad Hazretleri bu risalenin başından beri, Allah’ın varlığını ve birliğini kat’î bir surette ispat edip geldiği için, farazî muhatabı olan “ehl-i dalaletin vekili” küfür ve şirkin makul olmadığını itiraf edip ilzam oluyor. Ama buna rağmen ısrarlı bir şekilde, dünyada saadetli olmayı, Allah ve ahireti düşünmemekte, dünya sevgisinde, hürriyette ve kendine güvenmekte görüyor; bunun gibi felsefî hezeyanlar ile imana ve hidayete yanaşmak istemiyor. Üstad Hazretleri de farazî muhatabına şöyle cevap veriyor:

"Elcevap: Biz dahi Kur'ân namına diyoruz ki: Ey biçare insan! Aklını başına al, ehl-i dalâletin vekilini dinleme. Eğer onu dinlersen hasâretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir."

"Senin önünde iki yol var: Birisi, ehl-i dalâletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur. Diğeri, Kur'ân-ı Hakîmin tarif ettiği saadetli yoldur."

"İşte, o iki yolun pek çok muvazenelerini, çok Sözlerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi, makam münasebetiyle, binde bir muvazenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:"

"Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü, zayıf ve âciz beline yükletir. Çünkü, insan Cenâb-ı Hakkı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit, insan, gayet derecede âciz ve zayıf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile, nihayetsiz elemlerle ve emellerle faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz, boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu yükleyemediği halde, koca dünya yükünü biçare beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehenneme gitmeden Cehennem azâbını çeker."(2)

Fakr: İhtiyaç sahibi olmak demektir. İnsan zerreden güneşe kadar her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır.

İnsan hayatının devamı, bütün kâinat çarklarının işlemesine bakar, böyle olunca, insanın kâinattaki her şeye muhtaç olarak yaratılmış olduğu sabit olur. İşte insan, bu sonsuz ihtiyacından dolayı fakirdir. İnsan sonsuz fakrı ile Allah’ın sonsuz gınasına ayna olur.

Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan mahrum olmak demektir. İnsanın ihtiyaçları kâinatı kuşatmış ve ebede uzanmış olmasına rağmen, bunlardan en basitini dahi tedarik edemeyecek kadar acizdir. İnsan sonsuz aczi ile Cenab-ı Hakk’ın nihayetsiz kudretine ayna oluyor.

Risale-i Nurlarda sıkça işlendiği gibi insanın mahiyeti “acz, fakr ve nakstan (kusurdan)” yoğrulmuştur. Meselâ, insan göze muhtaçtır, göz yapmaktan da acizdir. Birincisi, onun fakrını; ikincisi ise aczini gösterir. Aynı şekilde, insan ele, ayağa, kalbe, mideye, havaya, suya, aya, güneşe ve daha sayamayacağımız kadar nice şeylere muhtaçtır ve bunların hiçbirini de yapacak güce sahip değildir. Öte yandan, insanın kusuru, yani noksanlığı da sonsuzdur. Yorulması, uyuması, unutması, hastalanması, iradesinin cüz’î olması onun noksanlıklarından sadece bir kaçıdır.

İnsan acz ve fakrını bilmeyen, Allah’a iman ve tevekkül etmeyen kişi, omuzuna ağır yük alır ve hayatını cehenneme çevirir. Her hâdise karşısında titrer, her ihtiyacı onu kâinata ayrı bir dilenci yapar.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

(2) bk. a.g.e.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...