"Esmâ-i İlâhiyenin en cemiyetli âyinesi cismâniyettedir." Cümlesini devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Esmâ-i İlâhiyenin en cemiyetli âyinesi cismâniyettedir."

Ahiretin varlığına inanan bazı kesimler, ayetlerin ve Allah Resulünün (asm) açık beyanlarına rağmen, dirilmenin ruhanî olduğunu iddia ediyorlar.

Başta Onuncu ve Yirmi dokuzuncu Söz olmak üzere Risale-i Nur’da bu hakikat iki kere iki dört eder kat’iyetinde mukni delillerle ispat edilmişti. Burada mesele, Esma-i İlahiyenin tecellisi yönüyle ele alınmıştır

Allah’ın birçok isminin cisimler âleminde tecelli ettiğini açıkça görüyoruz. Kâinat yaratılmamış olsaydı Allah’ın Hâlık ismi, sadece meleklerin ve ruhanîlerin yaratılmasıyla kendini göstermiş olacaktı. Semaları, yer küresini yaratmak, karaları denizleri yaratmak, insanları hayvanları yaratmak, ovaları dağları yaratmak, yaprakları çiçekleri yaratmak gibi cisim âleminde kendini gösteren nice yaratma fiilleri icra edilmeyecekti.

Diğer taraftan, rızka muhtaç bedenler olmayınca Rezzak ismi de tecelli etmeyecekti. Bedene arız olan hastalıklar olmayınca Şâfi ismi de tecellisiz kalacaktı.

Bu ve benzeri hakikatler düşünüldüğünde, cismanî âlemlerin yaratılması ve onlardan bedenlerin süzülmesindeki sonsuz rahmet ve hikmet açıkça anlaşılır.

Varlık mertebesi olarak, dünyanın âhirete göre ancak "gölge" makamında kaldığı düşünüldüğünde, cismanî varlıkların da en mükemmel şekliyle âhiret âleminde bulunacağı anlaşılıyor. Nitekim Kur’anda mü’minlere müjde verilen köşkler, ırmaklar, meyveler elbette ki cisimdirler. Bunların ruhanî olduğunu düşünen insan, dünyayı "asıl", ahireti "gölge" kabul etmiş olur.

Nehirlerin aslı burada ise, köşklerin, bahçelerin, meyvelerin aslı burada ise, orada sadece ruhanî bir hayat sürülecekse, ruh-beden beraberliğinin söz konusu olduğu bu dünya hayatına göre, âhiret bir gölge gibi kalmış olmaz mı?

"Ve hilkat-i kâinattaki makàsıd-ı İlâhiyenin en zengini ve faal merkezi cismaniyettedir. Ve ihsanat-ı Rabbâniyenin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismaniyettedir."

İnsanın bedenine takılan duygu, latife ve cihazlar, İlahî isimleri anlamak ve tartmakta en mükemmel ölçülerdir.

İnsanın ağzındaki küçücük bir dilin, yeryüzündeki bütün yiyecek ve içecekleri tadabilmesi, zevk edebilmesi; onun sahip olduğu cihazların ne denli kuşatıcı, ne kadar geniş bir meziyete sahip olduğunu gösteriyor.

Yine küçücük bir yağ parçası olan iki gözün; yeryüzündeki bütün nimetleri okuyabilmesi ve tanıyabilmesi, insanın Allah’ın bütün rahmet hazinelerini, ikram ve ihsanlarını nasıl tanıyıp tadabilecek bir istidada sahip olduğunu gösteriyor.

Burun yeryüzündeki bütün değişik kokuları koklayabiliyor.

Kulak kâinattaki türlü türlü sesleri işitip birbirinden ayırt edebiliyor.

Dokunma hissi cisimlerin sert mi yumuşak mı olduklarını anlıyabiliyor.

Beş duyu bu kadar geniş ve ihatalı olursa; kalb, ruh, vicdan, şevk, sevk vesaire diğer manevî duyguların ve latifelerin, ne denli külliyetli olduğu anlaşılır.

Allah yeryüzüne ne kadar ihsan, ikram, san’at ve eser koymuş ise, hepsini anlayacak, tadacak, tartacak, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tanıyacak, takdir ve tahsinde bulunacak latife ve cihazları bedenimize yerleştirmiştir.

İnsan, bu duygu ve cihazlar sayesinde, bütün âlemler ile irtibat kurup, onlar ile alışveriş içine girebiliyor ve her isme tam bir ayna olabiliyor. Şayet bu duygu ve cihazlar tezekki ederse, yani iman ve hidayetin emrine girip onun gözlüğü ve ışığı ile o âlemlere bakarsa, o zaman insanın bu kesif ve maddî ciheti, manevî ve latif duyguları gibi keskinlik ve letafet kazanır. Hatta tam nuraniyet kazanmış bir beden ve nefis, aynı ruh gibi hiffet bulup nuranî bir vaziyet alır. Peygamber Efendimiz (asm)'in mi'raca mübarek bedeni ile çıkması bu mânaya işaret eder.

"Ve beşerin ihtiyacat dilleriyle Hâlıkına karşı dualarının ve teşekküratının en kesretli tohumları yine cismaniyettedir. Mâneviyat ve ruhâniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir."

İnsanın nefsi, her ne kadar maddî, cismanî ve şerre kabiliyetli bir fıtrata sahip olmuş olsa da iman ve ibadetle terbiye edilirse, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tadıp tartacak bir genişliğe ve ölçüye ulaşabilir.

Mesela; insanda mide, açlık ve tat alma duyuları olmasa, Allah’ın Rezzak, Muhsin ve Kerim isimlerini hiçbir zaman anlayamaz ve değerlendiremezdik..

İnsan nihayetsiz ihtiyaçları ile Allah’a arz-ı ihtiyaç eder, O’na yönelir, O’na sığınır, O’ndan ister ve O’na perestiş eder. İnsana böyle istidatlı ve kuşatıcı bir beden verilmesinin asıl gayesi de budur.

Hülasa, insanın maddî cephesi şehadet âleminin; manevî cephesi de gaybî âlemlerin bir fihristesi ve numunesidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)

Ama Allah cismanî değil. Burada tenakuz yok mu? Manevî olan Allah, cennette cismanî gözle görülebilir mi?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Evvelâ, bedenimiz Allah’ın birçok isim ve sıfatlarını tartıp tadacak bir kıvamda ve mahiyette yaratılmıştır. Ruh bedene takılan cihazlar vasıtası ile o lezzetleri tartıp tadabilir. Beden, bir nevi cismanî lezzetleri ruha ulaştıran bir vasıta gibidir. Ruhsuz beden nasıl olmaz ise, bedensiz ruh da eksik olur. Bu sebeple beden, ruha ebedî olarak arkadaş tayin edilmiştir.

Gözü kapalı olan biri, eline aldığı bir meyveyi faraza elmayı dokunarak tanıyabilir. Sonra ısırıp tattığında bunun elma olduğu konusunda içinde en ufak bir şüphe kalmaz. Elimizdeki cismin ne olduğu konusunda beş duyumuz bize sağlam ve sağlıklı bir fikir ve bilgi verebiliyor.

İnsan cismanî ve ruhanî, maddî ve manevî iki ciheti vardır. İnsanın ruhanî ve manevî yüzü, gaybî ve ulvî âlemlere açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencereler ile o âlemleri seyreder. Ya da o âlemler ile insan arasında bir köprü vazifesini görürler. Mesela; göz sayesinde bütün renkler ve görüntüler âlemini seyreder. Kulak sayesinde bütün sesler âlemini işitir. Dokunma hissi ile cisimlerin sertlik ve yumuşaklık durumunu hisseder ve hakeza... Gözü görmeyen, kulağı işitmeyen, burnu koku, dili tad alamayan, dokunma hissi olmayan bir insan; maddî âlemi idrak etme konusunda çaresiz ve karanlıklar içindedir. 

İnsan, kâinatı ve bütün âlemlerin küçük bir fihristesi ve modelidir. İnsanın hafızası, levh-i mahfuzun, hayali, misal âleminin bir levhası, anahtarı ve numunesidir.

İkincisi, İnsanın cismine konulmuş olan duygu ve cihazlar Allah’ın isim ve sıfatlarını anlama konusunda sadece bir kıyas ve intikal içindir, yoksa -hâşâ- Allah’a ait bir sıfatı aynı ile mikyas etmek için değildir. İnsan cüz’î ilmini ölçü alarak Allah’ın sonsuz ve muhit ilmini idrak eder.

Üçüncüsü, Allah için "manevî" tabirini kullanmak doğru değildir. Bizim dilimizde "manevî" tabiri ekseriyetle mücerred ve idrak edilmesi zor olan varlıklar için kullanılır.

Daha önce Rü’yet ile alakalı yazdığımız bir cevabı  burada aynen takdim edelim:  

Evvela, Peygamber Efendimiz (asm)'in Mi’racta Cenab-ı Hakk’ı başgözü ile gördüğünü, bütün Ehl-i sünnet âlimleri ittifak ile kabul etmişlerdir. Dolayısı ile bu fikir sadece Risale-i Nurların değil, bütün İslam âlimlerinin ortak bir kabulüdür.

Ehl-i sünnet inancında rü’yetüllah yani; Allah’ı görmek caizdir. Ve cennette her mü’min, Allah’ın rü’yetine mazhar olacaktır. Bu fikir de ehlisünnet âlimlerince ittifak ile kabul edilen bir fikirdir.

Allah’ın görülmesi ise; kemiyetsiz ve keyfiyetsiz bir şekilde olacaktır. Yani; Allah, boy, en ve yükseklik gibi mekâna ve zamana ait vasıflardan münezzeh ve mukaddes olduğu için, belli bir mahal ve belli bir zaman içinde görülmeyecektir. Allah, zamansız ve mekânsız bir şekilde, cennet ehline tecelli suretinde görünecektir. Bu şekilde yani kemiyetsiz ve keyfiyetsiz olarak görünmesi, zaman ve mekân kaydı altına girdiği mânasına gelmez.

Batıl Müşebbihe ve Mücessime mezheplerinin iddia ettiği gibi (hâşâ) Allah bir kralın halkının huzuruna çıkması gibi, belli bir mekân ve belli bir zamanın kayıtları altında kendini bize göstermeyecektir. Zaten bu da mümkün değildir. Allah zaman ve mekân kaydı olmadan, keyfiyetsiz olarak kendini gösterecektir. Mi’racı da aynı mantık içinde değerlendirmek gerekiyor.

“Nice yüzler o gün (sürur içinde) ışıldar, parlar; Rabbine nâzır (onun cemâline bakmaktadır)." (Kıyamet Suresi, 75/ 22) 

Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur:

“Ehl-i sünnet, bu bakışı, rü’yet mânâsıyla anlayarak âhirette mü’minlerin cemâlullahı rü’yetini ispat etmişlerdir. ‘lenterani’ye sarılan Mu’tezile bu bakışı intizar mânâsına haml eylemişlerdir. Halbuki gayeye ermeyen intizarın neticesi neş’e değil, inkısar-ı hayal ve elem(dir).”

Hazret-i Musa (as)’in Allah’ı görme talebi, Allah’ı görmenin mümkün olduğuna işaret eder. Zira muhal ve imkânsız olan bir şeyin, Hazret-i Musa gibi büyük bir peygamber tarafından talep edilmesi mümkün değildir. Demek O, Allah’tan talep ediyorsa, Allah’ı görmek mümkün ve caridir. Hazret-i Musa (as)’in bu talebine, Allah "Lenterânî" yani "Sen beni göremezsin", buyurdu. Ben kat’iyetle görülmem demedi. Siz beni kendi imkânlarınızla göremezsiniz; ama ben size kendimi gösterebilirim mânasına geliyor ki, burada da görmenin imkân dâhilinde olduğuna işaret vardır.

İlm-i Kelamdaki şu hüküm de meseleye işaret eder. Var olan her şey görülür, Allah en yüce varlık olduğuna göre, o zaman O da görülebilir.

Rü’yet bahsi ne kadar tafsilatlı olarak zikredilse de, tamamı ile anlaşılacak ve ihata edilecek bir mesele değildir; ama hak olduğu sabittir. Bir şeyin varlığı sabitken mahiyeti idrak edilemeyebilir. Bu meselenin mahiyet ve keyfiyeti de hakkı ile idrak ve ihata edilecek bir mesele değildir. Bu sebeple varlığına dair delilleri tahkik edebiliriz; lakin mahiyet ve keyfiyetinin ne olduğu konusunda fikir yürütmek mümkün değildir. Bizim buradaki bahislerimiz tamamen varlığı ve meşruluğu hakkındadır; yoksa keyfiyet ve mahiyeti hakkında değildir...

"O ancak kendisine vahyolunanı söyler. Onu muazzam kuvvetlere, üstün bir akıl ve dirayete sahip Cebrail öğretti ki, kendisine hakiki suretiyle görünmüştür. O, ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hattâ daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah'ın kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki, onu bir kere daha hakikî suretinde, Sidre-i Müntehâda gördü ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Göz ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü."  (Necm Suresi, 53/4-18).

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...