"Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk'e aittir. Binaenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İhtiyar;seçme, tercih etme” demektir. İnsana cüz’î irade verildiğinden kendisine istediği şeyi tercih etme imkânı ve hürriyeti tanınmıştır.

İnsan vücudunda iki türlü faaliyet görülmektedir.

Birincisi ızdırarî dediğimiz, bizim ihtiyarımız dışında meydana gelen işlerdir. Bunları irade eden de Allah’tır, yaratan da.

İkincisi ise ihtiyarî fiillerdir. Bunlar bizim tercihimize bırakılan işlerdir. Onları irade eden biziz, yaratan ise Allah.

Bu ikinci işlerde de bizim hissemiz çok azdır. Üstad'ın buyurduğu gibi, “ef'âl-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz’ü insana ait olabilir.”(1)

Aldığımız bir gıdayı bütün bir kâinattan süzen Allah’tır. Öte yandan, o gıdayı midemize gönderdiğimizde bu defa ayrı bir süzme ameliyesiyle o gıdadan hücreler yaratan, enerji imal eden de yine Allah’tır. Bizim işimiz sadece o gıdayı çiğneyip yutmaktır. Bu çiğneme ameliyesinde de “beyinden, çenelerimizin yapısından, dişlerimizin dizilişinden, dilimizden, tükürük bezine” kadar nice mekanizmalar devreye girmiştir. Bunları yapan ve tanzim eden de biz değiliz.

İnsan, ihtiyarını kullanarak dilediği işi yapabildiği, dilediği şeye bakabildiği gibi, kendi vücudunda da bazı icraatlarda bulunmaktadır. Bunları o vücud mülkünün sahibi olan Allah’ın rızası istikametinde yapması gerekir. Zaten, bu gibi işlerde insanın iradesine bırakılan kısım binde bir kadardır.

İnsan bu hakikati göz önüne alarak, vücud mülkünün kendi malı olmadığını ve onda ancak meşru’ dairede tasarruf edebileceğini her zaman göz önüne almalıdır.

Üstad Hazretleri, “İnsanlar hür oldular ama yine abdullahtırlar.” (2) buyurmakla, kendi vücudumuzda tasarruf ederken kul olduğumuzu unutmamamız gerektiğini de ders vermiş oluyor. İnsan kendi elini kesemez, kendi hayatına son veremez, kendi midesine haram gönderemez, çünkü o bir kuldur ve mülk Allah’ındır.

İnsan, kendi vücudunu emanet bilerek onu koruma konusunda gereken bütün tedbirleri aldıktan sonra Rabbine tevekkül etme durumundadır. Böyle yapmayıp da bütün hastalıkları, başına gelebilecek bütün musibetleri ve kazaları bir liste olarak önüne koyup, bunlara yakalanma ihtimallerini düşünerek üzülse, o zaman “kıl kadar şuur ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde” bulunmuş gibi olur ve istirahatını, huzurunu kaybeder.

İnsan, karşılaştığı her hangi bir meselede kendisine bir vazife düşüyorsa ve alması gereken bir tedbir varsa bunu en iyi bir şekilde yerine getirir. Zira çok iyi bilir ki, kendi vücudu da, aile fertleri de, malı, mülkü, makamı ve mevkii de birer emanettirler. Bunların her birisi için Üstadımızın; “Vazifeni yap, vazife-i İlâhîyeye karışmatavsiyesine uyarak kendisine düşen vazifeyi tam olarak yerine getirdikten sonra, Rabbine tevekkül eder, O’nun hükmüne teslim olur, takdirini rıza ve memnuniyetle karşılar. Bunu yapabilen insan tevekkül üzeredir; evhamdan kurtulur, ruh sıkıntısına, gönül darlığına düşmez.

Aksi yolda giden, yâni kadere teslim olmayıp tevekküle yanaşmayan, hâdiseleri evham ile değerlendiren, hastalıklara isyan ile mukabele eden bir insan, başını taşa vurmuş gibi olur; “fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz.” Kader, hükmünü yine icra eder, bu adam ise sabır ve tevekkül ile kazanacağı nice sevapları ve ulvî makamları kaybetmiş olarak, müflis bir halde bu dünyadan göçüp, gider.

Teslim ve tevekkülde ruh için büyük bir rahat vardır. Bunlardan mahrum olan insan hem ahiret saadetinden mahrum kalır, hem de bu dünyada rahat yüzü göremez. Meselâ, tevekkülsüz bir insan rahat seyahat edemez, bindiği otobüsün yahut uçağın kaza geçirme ihtimali onu korkutur ve rahatsız eder. Yine böyle bir insan rahatça uyuyamaz. Kanının pıhtılaşması, kalbinin durması gibi çok ihtimaller onu rahatsız eder. Yine bu insan, tarlasını ekip suladıktan sonra, köyüne döndüğünde istirahate çekilemez, ya “dolu vurursa, ya bahar kurak geçerse, ya bir yangın çıkarsa” gibi vehimler onun kalbine sıkıntılar verir.

İnsan bedeninin bir tahammül gücü olduğu gibi, aklının ve kalbinin de dayanabilecekleri ve kaldırabileceği bir yük vardır. Ondan fazlasını yüklenirse ruh incinir, rahatsız olur. Meselâ, akıl şu beden ülkesini ruhun idare ettiğini bilir, ama ruhun mahiyetini anlamaya kalkıştı mı o yükün altından kalkamaz.

Aynı şekilde, akıl “Şu harika âlemin elbette bir yaratıcısı ve tanzim edicisi vardır” hükmünü rahatlıkla verir. Ancak, O’nun mukaddes Zât’ını anlamaya kalkışırsa kaldırması imkânsız bir yüke talip olmuş olur ve altında ezilebilir.

Dipnotlat:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(2) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, Hakikat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...