"Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür."

"Zayıfın kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zayıfa karşı tevazuu, zayıfta tezellül olur. Bir ülül'emrin makamındaki ciddiyeti vakardır, mahviyeti zillettir; hanesindeki ciddiyeti kibirdir, mahviyeti tevazudur. Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez."(1)

Her insan için cemiyet hayatı bir vitrin ve pencere gibidir. Bazen bu vitrin ve pencere yüksek veya düşük olabiliyor. Şayet kişi, cemiyete bakan o pencereye göre kısa kalıyor ise, kibir ile boşluğu doldurmaya çalışır. Yani hak etmediği o makam ve mevkie layık durabilmek için sun’î bir şekilde uzamaya çalışıyor ki, bunun adı tekebbür ve kibirdir.

Bir de kişi uzun ve büyük olup, topluma bakan pencere düşük seviyede kalabiliyor. O zaman kişi o pencereye göre eğilip tevazu gösteriyor. Yani maneviyatı büyük zatlar, avam insanlarla irtibata geçip münasebet kurabilmek için onların seviyesine iniyorlar.

Demek insanlarda büyüklüğün ölçüsü küçüklük ve tevazu göstermek iken, küçüklüğün ölçüsü büyüklük taslayıp kibirlenmektir.

Zayıf bir adamın, kuvvetli bir adama karşı izzetli olması, yani şeref ve haysiyetini muhafaza için vakur davranması güzeldir, alçakgönüllü olması zillettir. Kuvvetli adamın da zayıf adama karşı alçakgönüllü olması güzeldir. Aksi davranış kibir olur ve soğuk düşer. Ama zayıf adamın haysiyet ve şerefini koruyacak gücü olmadığı için, davranışı, vakur hali ile koruması gerekiyor. O da güzel ahlaktan sayılmıştır.

Fakir bir adam, zengin birinin yanında, haysiyet ve şerefini muhafaza için ihtiyaç sahibi olduğunu belli etmemesi gayet güzel bir davranıştır. Ama zengin birinin, varlıklı olduğunu belli etmemesi alçakgönüllü davranması güzeldir. Aksi durumda, fakiri incitir ve kibre girmiş olur.

Yani bir davranış, kişinin durumuna göre değişir. Ona göre hareket etmek lazımdır.

Bir valinin makamındaki ciddiyeti ve ağırbaşlılığı vakardır ve güzel bir davranıştır, aynı makamında tevazu ve alçakgönüllü olması zillettir, o makamın izzetini ihlaldir.

Bir amirin makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti ise zillettir. Zira makamın izzeti vakar ve ciddiyeti iktiza eder. O amirin dışarıdaki ve evindeki ciddiyeti kibir, mahviyeti ise tevazudur. Onun evinde misafir efendi, kendisi ise hadimdir.

Garibanların, kimsesizlerin, düşkünlerin hatırlarını sormak, maddî ve manevî yardımda bulunmak tevazu olduğu gibi, onlara tepeden bakmak, rencide etmek de gururdur.

Alçakgönüllülüğün zıddı büyüklenmek, kendini beğenip başkalarını küçük görmektir.

Burada ahlakî keyfiyetler durum ve makama göre değişiklik gösteriyor, karıştırmamak lazımdır.

İnsanın şahsiyeti ile bulunduğu makam birbirine yakın ise, makam ile şahsiyet birbirini te’yid ve takviye eder. Makam şahsiyete, şahsiyet makama yakışır ve tam bir ahenk teşekkül eder.

Lakin makam yüksek, kişinin şahsiyeti oturmamış ise, o zaman muvazenesizlikler ve yapmacık haller teşekkül eder. Çünkü şahsiyeti oturmamış kişi, o yüksek makamı tam dolduramadığı için, sun’î ve yapmacık hallere girmeye başlar. Bu da insanların nazarında istiskale sebep olur. Bu yüzden makam ile şahsiyet arasında aşırı bir uçurum olmamalıdır.

Makamda ciddiyet ve vakar göstermek, insanlara karşı asık suratlı olmak, kırmak ve mesafe koymak mânasına gelmiyor. Makamda vakar ve ciddiyet göstermek, o makamın izzetini muhafaza etmek, su-i istimal ettirmemek ve işleri idare edilemez bir hale getirmemek demektir. Makam sahibi olan kişi, güler yüzlü, yumuşak huylu olduğu hâlde vakar ve ciddiyetini koruyabilir, ikisi birbirine zıt değildir. Yılışık ve laubali olmak ile güler yüzlü ve yumuşak huylu olmak aynı şey değildir. Güler yüzlü ve yumuşak huylu olmak ile ciddiyet ve vakar cem’ olabilir.

Menfaatperest insanlara taviz vermek, yüz vermek ve tevazu göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Ama normal bir iş için gelen ve makul taleplerde bulunan vatandaşlara güler yüzlü davranmak zillet değil, güzel bir haslettir. Çünkü o makam vatandaşa hizmet etmek için kurulmuştur.

Sıradan bir er ya da rütbesi çok düşük bir asker mareşal makamına oturtulursa o makamı alçaltır, o makamın izzetini muhafaza edemez.

Benzer tavırlar aile hayatı için de geçerlidir. Çocuğun terbiyesi ise, bazen ciddiyet ve vakar bazen de şefkat ve merhamet lazım. Çünkü sürekli bir ciddiyet çocuğun ruh dünyasını zedeler. Çocuğa sürekli yumuşak davranmak, her dediğini yapmak onu şımartır, ciddi ve sert davranmak da onun istidatlarını köreltir, kaba, sert ve sadist olur. Bu yüzden mukteza-yı hâle göre hareket etmek lazımdır.

"... Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur. Ve hâkezâ..."

İnsan, kendi hesabına ve nefsinin aksine ne kadar alçakgönüllü ve hoşgörülü olsa o kadar güzeldir; ama başkasının adına veya başka bir cemaatin, grubun namına fedakârlık yapamaz, hoşgörü gösteremez, gösterse, emanete ihanet olur.

Bir dernek başkanı, birisine derneğin kasasından borç verse ihanet olur; kendi parasından verirse güzel olur.

Bir şahıs, kendi namına bir hakareti, bir tenkidi nefsine yedirebilir. Ne kadar yedirse, o kadar güzel olur. Kendi namına gurur ve fahr gösteremez. Ne kadar gösterse o kadar zarardır. Aynı durum milleti veya mensubu olduğu cemaati için olursa, vaziyet değişir. Bu kez, fahirlenmek ve müdafaa etmek güzeldir; nefsine yedirmek ise hıyanettir.

Biri gelse, şahsa değil de, mensubu olduğu millete ya da cemaate hakaret etse, şahıs, bu hakaretleri kendine yedirse ve sussa, yani müdafaa etmezse, ihanet olur. Ama aynı kişi, kendi şahsına edilen hakareti yutsa güzel olur, karşı koysa çirkin olur.

İnsan hem mütevazi hem de vakarlı yani ağırbaşlı olmalıdır. Tevazuda aşırı gitmek insanı zillete düşürür, vakarda aşırılık ise kibre götürür. Gurur ile vakar, tevazu ile ciddiyet birbiriyle karıştırılmamalıdır.

(1) bk. Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 93 ve 94.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ender56

"İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür."Bu cümleden insan ne kadar kibirlense o kadar alçalacağı,ne kadar tevazu gösterse o kadar büyüyeceği anlamıda çıkarabilir miyiz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Çıkarabiliriz. Zira vücudda adem adem de vücut vardır. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Üstad'ın; "İnsanda büyüklüğün mikyası, küçüklüktür; yani, tevâzudur. Küçüklüğün mizânı büyüklüktür; yani, tekebbürdür." sözünü, Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin: “Tevazu göstermeye çalışmak da kibirdir." sözüyle nasıl te’lif edebiliriz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir... Amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder..." (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

Cüneyd-i Bağdadînin bu ifadesi, Üstadın “Tevazua niyet onu ifsad eder,”  sözü ile aynı mânayı taşımaktadır. Tevazua niyet eden adam mütevazi değildir ki, tevazua niyet etmektedir.

İnsandaki ene, nefis, şeytan gibi cihazlar ancak mücahede ve mücadele ile susturulabilirler. Bunlara "siz yoksunuz" demekle bunlar yok olmuyorlar. Bu duyguların en büyük davası ise varlık davasıdır. Hatta ene, nefis ve şeytan bütün şerlerini bu varlık davası üstüne bina ediyorlar. Ve Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri gibi büyük evliyalar bu düşmanları susturduktan yani mücadelenin neticesinde o fenafillah makamına ulaşıyorlar.

Ene, nefis ve şeytanını susturup tamamı ile varlığını İlahi varlıkta eritenlerin makamında tevazu, hiçlik ve fena şeklindedir denilebilir. Ama tevazuu sadece bu makamdan ibaret görmek doğru değildir. Tevazuun çekirdekten ağaca kadar farklı mertebeleri vardır. Havassın tevazu anlayışı ile avamın tevazuu anlayışı aynı değildir.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin işaret ettiği yapmacık tevazuu, sureten mütavazi hakikatte ise kibirli insanların haline işaret ediyor, olabilir.

Allah’ın insanlar üstünde sayısız nimetleri vardır. İnsan bu nimetleri kendinden bilirse gurur ve kibir olur; nimetleri inkâr edip gizlerse bu da küfran-ı nimet olur ki her iki durum da manevî bir hastalıktır. Yani insanın üstünde görünen nimetleri kendinden bilmesi nasıl caiz değilse, aynı şekilde o nimetleri yok sayıp inkâr etmesi de caiz değildir. Bu yüzden, nimeti Allah’tan bilip, bu nimeti üzerinde izhar ve ilan etmek yolunu takip etmeliyiz.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:"

"Her bir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür."

"İkinci veçhi ise, in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:"

"Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam 'Ne kadar güzel oldun.' dediğine karşı, 'Güzellik paltonundur.' dediği zaman, tevazuyla tahdis-i nimeti cem’ etmiş olur."(1)

Tahdis-i nimet ile kibir zahirde birbirine benzerler, ama aralarında çok fark vardır. Tahdis-i  nimet insanın üzerindeki nimet ve ikramların Allah’tan olduğunu bilip izhar ve ilan etmesi iken, kibir bu nimetlerin Allah’tan olduğunu inkâr edip, haksız yere sahiplenip temellük etmesidir.

Fıtrî bir sermaye olan bu damarı kullanmanın câiz, hatta lüzumlu olduğu durumlar da vardır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Kibirliye karşı kibir, sadakadır."(Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, IV, s. 366/5299)

Mü’min kibirlenmez, fakat izzetini yere de düşürmez. Mü’min gerektiği yerde tevazu sahibi, gerektiği yerde izzet sahibidir.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur:

“Muhammed Allah’ın Resûlüdür. Beraberinde olanlar kâfirlere karşı çetin ve izzetli, birbirleri arasında merhametlidirler.”(Fetih Suresi, 48/29)

Yine bir ayette müminler vasıfları şöyle belirtilir:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir... ”(Mâide Suresi, 5/54)

Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi, mü’min kâfire karşı şiddetli, izzetli ve vakarlı; mü’mine karşı ise,  şefkatli, merhametli ve alçak gönüllü olmak mecburiyetindedir. Mü’minden kibir görse de kibirle karşılık vermez. Onun kibir göstermekle hata ettiğini bilir, ona bu hatadan ve vartadan kurtulması için duâ eder. Ama asla ona kibirle karşılık vermez. Çünkü mü’minin mü’mine karşı kibir göstermesi haramdır.

 (1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...