"Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur." ifadesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın kendisini Allah’a mal etmesi; “O’na iman etmesi, kul olması, O’nun namıyla hareket etmesi, O’nun rızasını esas alarak yaşaması” demektir. “Ben Allah’ın kuluyum” diyen kişi kendisini, her şeyiyle, Allah’a mal etmiştir.

Bu eserin bir bölümünde, Üstad hazretleri “İnni lestü maliki” “Ben kendime malik değilim” diyor ve devamında “Malikim kâinatın malikidir” buyuruyor. Yâni, “Kâinat kimin mülkü ise ben de O’nun mülkü, O’nun mahlûkuyum. Ve ben bana hizmet eden bütün kâinatın bu hizmetlerini hayırlı sahalara yönlendirmek mecburiyetindeyim, onlara Mülkün Malikinin rızası dışında işler gördüremem.”

İşte kendini Allah’a mal eden kimse, kendini kendine malik saymaz. Bunun zarurî bir neticesi olarak da bedeninde ve ruhunda yaptığı tasarruflarda onların birer emanet olduğunu, kendi malı olmadığını bilerek, tümünü ancak Malikinin rızası dairesinde kullanır.

Böyle bir insandan bütün eşya, yani hem kendi organları ve duyguları, hem de havadan, sudan, dünyaya, güneşe kadar ona yardım eden bütün varlıklar memnun olurlar.

Bu mâna bir ayet-i kerimede ders verilmiştir. Üstad Hazretlerinin söz konusu ayet-i kerime hakkındaki izahlarını hatırlayalım:

“Demek فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَآءُ وَاْلاَرْضُ Âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak ne diyor! Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki: 'Ehl-i dalaletin ölmesiyle insan ile alâkadar olan semâvat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yâni; onların ölmesiyle memnun oluyorlar.' Ve mefhum-u işarisiyle ifade ediyor ki: 'Ehl-i hidayetin ölmesiyle semâvat ve arz onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar.' Çünki ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı kâinatı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalalet gibi tahkir ve zımni adavet etmezler.”(Lem’alar, On Üçüncü Lem'a)

Risalelerde iman-küfür muvazenelerini beyan eden bütün kısımlar bu cümlenin izahı gibidir. Misal olarak İşârâtü'l-İ'caz'da geçen şu kısmı naklediyoruz:

"Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi bütün elemler de dalalettedir. Bunun izahı ise: Bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalple, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir."

"Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni’ ile haşri itikad etmezse onun o vaziyetinden cehennem daha serin olmaz mı?"

"Evet, o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle meyusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs. Hâcetlerine bakar, def’edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garib görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lanet okur. Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa o zulmetli evvelki vaziyeti nurani bir halete inkılab eder. Şöyle ki:

"O şahıs; hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Cenab-ı Hakk’a istinad eder, müsterih olur."

"Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidatlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder."

Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; her şeyle ünsiyet peyda eder."

"Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder."

"Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden 'Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık’ın memurlarıyız.' diye me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar."

"Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için teselliler ile hissini iptal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci haletinde ise ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona manevî cennetlerin kapıları açılır."(İşaratü'l-İ'caz, Fatiha Suresi Tefsiri)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...