"İ’lem eyyühe’l-aziz! 'Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım.' mealinde..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! 'Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım.' mealinde olan وَعَيْنِى قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَبِيبَتِى - وَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلاَّ بِصُبْحِ مَشِيبِ şiirin şümulüne dahilim. Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binaenaleyh, medenîlerin iftihar ila dem vurdukları tenevvür-ü intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabilesinden olsa gerektir."

"Onların misali, rüyasında güya uyanıp, rüyasını halka hikâye eden nâim meselidir. Halbuki, rüyasında onun o intibahı uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir nâim ölü gibidir; yarı buçuk uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir?"

"Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz."(1)

Gençliğimde en yüksek bir intibah şâhikasına çıktığımı sanıyordum.”

İnsan, gençliğinde hem her şeyi çok iyi bildiğini, bütün tahminlerinde isabet kaydettiğini zanneder, hem de kendini güçlü ve kuvvetli görür.

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen hiçbir zaman yeri de yaramazsın, boyca da asla dağlara erişemezsin." (İsrâ, 17/37)

Nefis, kendini güçlü, kuvvetli zannetse de aslında bu geniş mülkte bir nokta da değiliz. Yüksek bir dağa çıktığımızda şehirdeki insanları karıncalar kadar görürüz. Uçaktan baktığımızda apartmanlar birer nokta kadar kalırlar. Hayalen Ay'a çıkıp dünyaya baksak ülkeleri birer nokta kadar görürüz. Samanyoluna vardığımızda Güneş sistemimiz küçük bir köy gibi kalır, dünyamızı kaybederiz.

İşte kâinatta maddesi itibariyle bu kadar küçük ve âciz olan insan, ilâhî hakikatleri idrak etmekte de bir o kadar çaresizdir. Zira bunlar ancak Kur’ân’ın nuruyla, Peygamber tebliğiyle bilinebilirler.

“Umûr-u dîniyede müsâmaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın.”

Osmanlının gerileme dönemine girmesiyle birlikte, aydın kesimde de mânasız bir Avrupa hayranlığı, hastalık derecesinde yayılmaya başlamıştı.

“Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!” hitabı, dinde laubalileşen, kendi öz değerlerinden taviz vererek Avrupa kültürünü benimseme yoluna giren o dönemin gafil insanlarına, özellikle de aydın ve idareci kesiminedir. Üstad Hazretleri o dönem idarecilerine Avrupa ve Amerika’dan sadece ilim ve tekniği alan kendi manevî değerlerinden ise taviz vermeyen Japonları örnek almalarını tavsiye etmiştir. Mehmet Akif de bu mücadelede Üstadımızla birlikte olmuş ve idareci kadroya şöyle seslenmiştir:

“Alınız, ilmini garbın alınız san’atını,
Veriniz hem de mesainize son sür’atini.”

“Aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvâsalayı temin edemezsiniz.”

“Hatt-ı muvasala”; buluşma noktası, ortak nokta demektir. Bu derste Üstad Hazretlerinin “medeniler” dediği grup “felsefe şakirtleri"dir. On İkinci Söz’de Kur’ân şakirtleriyle felsefe talebelerinin görüşleri maddeler halinde sıralanıyor. Bu Söz dikkatle okunduğunda “aramızdaki derenin pek derin olduğu” ve onlara taviz vermekle bir yere varılamayacağı çok iyi anlaşılır. Misal olarak, bu maddelerden sadece birisini nakledelim. Felsefede hedef; “menfaat”tir, Kur’ân talebelerin hedefi ise “fazilet ve rıza-yı İlâhî”dir.

Tamamen menfaat üzere kurulan, devletten burs alan çocuğunu evinin kirasına iştirak ettiren, acıma, sadaka, yardım kavramlarını tuhaf karşılayan, Müslümanların kendilerine yaptıkları ikramlara bir mana veremeyen, bunun altında bir art niyet arayan, kısacası menfaatle donuklaşmış, pörsümüş vicdanlara “fazilet ve rıza-yı İlâhî” mefhumlarını anlatmak çok zordur. “Aramızdaki dere pek derindir” ifadesi böyle nice farklılıkları veciz bir şekilde ortaya koymuş bulunuyor.

Maalesef yüzlerini Avrupa’ya çevirerek Üstad Hazretlerinin ikazlarına kulak tıkayan insanlar, ülkemizi maddî yönden de kalkındıramamışlar; “Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer boğulursunuz” sözünü haklı çıkarmışlardır. Böylece Ülkemize en az bir asırlık bir zaman kaybı yaşatmışlardır.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...