"İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var..." devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nur Külliyatında adâlet iki kısımda ele alınır. Birisi her hak sahibine hakkına vermek, diğeri ise zalimleri cezalandırmak. Buradaki hak sahipleri ifadesinden şunu anlıyoruz: Allah’ın bir mahlukuna verdiği istidat, mecazî olarak, bir hak sahibi gibidir ve o istidadın hakkı ne ise kendisine verilecektir ve veriliyor. Mesalâ, göze görme istidadı verildiğinden onun hakkı olan ışık kendisine verilir. Her mahlukta ve her hadisede bu hakikat tecelli eder. Şu farkla ki, mahluklarda görünen ihkak-ı hak cilvesini herkes görebildiği halde, hadiselerdeki tecelliyi herkes göremez.

Örnek olarak insan simasını ele alalım. Bu simanın hakkı iki göz, iki kulak vs.dir. Onların yerleri, görevleri, büyüklükleri hep adalet üzere gerçekleştirilmiştir. Ama insanın başına gelen bir musibetteki adalet ve rahmet tecellileri aynı netlikle görülemediği için bazen “Hakk'ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır.”

İstihhak, ihkak-ı hak ile yakın mana taşır. “Bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde” bulunan kişi istihkakı nazara almamış olur. O bir damla suda kendi kabiliyetine göre güneşin ışığı tecelli eder ve onu aydınlatır. Şimdi bir adam “Bu damladaki ışık, dünyadan bir milyon üç yüz bin defa büyük olan güneşten gelse, bu kadar az ve sönük olmaz.” diye düşünse büyük bir hataya düşer. Belki de, o ışığın başka şeylerden geldiğini düşünmeye başlar. Halbuki, aya ışık veren de, denizde tecelli eden de, gözlerin tümünü aydınlatan da aynı güneştir. Ancak o muhteşem güneş, her muhatabına onun seviyesine göre konuşan bir hatip gibi, her varlığa onun kabiliyetine göre ışık vermiştir.

İşte Allah’ın sonsuz kudretinin, nihayetsiz rahmetinin şu sınırlı eşyanın her birinde o şeyin kabiliyetine göre görünmesi, tecelli etmesi de bunun gibidir. Havada uçuşan bir sinekteki kuvvet de, güneş etrafında seyahat eden bir gezegendeki kuvvet de Allah’ın kudret tecellilerindendir.

Bu hakikatten gafil olan kimseler ya tefrit veya ifrat ile istikamet çizgisinden çıkarlar.

“Kıl kadar bir şuurla büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde”(Mesnevî-i Nuriye, Katre, Remiz) bulunmaya kalkışır, kendilerini yorarlar ve takatten düşen akıllarıyla hakikatleri anlama güç yetiremez, yanlış fikirlere yahut batıl inançlara saparlar.

"İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:"

"İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder."

"Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek; veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü, vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsafla muttasıf olamaz."
(1)

Kainatta, her şeye hak ettiği değerin verilmesi gerekir. Büyük küçük olamaz, küçük de büyüğün yerini dolduramaz. Bu yüzden büyük büyüklüğü ile küçük de küçüklüğü ile kıymetlidir. Allah’ın eşyaya verdiği kıymet ve takdiri, aynı ile kabul etmek gerekir.

Damla denize işaret edebilir ama; asla denizim diyemez. Asker, askerlik münasebeti ile "ben ordunun bir mensubuyum" diyebilir ama; asla "ben orduyum" diyemez. Ordunun yapabileceği bir şeyi nefere dayandırmak ne kadar yanlış ise; nefere ait adi bir sıfatı orduya yamamak de o kadar hakikati ters yüz etmektir.

Bir damla su, güneşin aksini üstünde gösterebilir ama, asla güneşin o hakiki sıfatı bende de var diyemez. Bu yüzden damlada görünen zayıf yansımaya bakarak, güneş bütün haşmet ve azameti ile buradadır, demek tam bir hatadır. Aynı şekilde, Allah’ın azamet ve haşmetini adi bir şeyde aramak ve bulamamak ve sonra inkara sapmak tam bir zulümdür.

Öyle ki Mutezile bu yanlış bakışın kurbanı olmuştur. Allah’ın sonsuz haşmet ve azametini adi ve basit şeyler üstünde göremedikleri için "Allah -haşa- adi ve basit şeyler ile iştigal etmez, adi ve basit şeyler ancak sebeplerindir." diye tevhide ihanet etmişlerdir.

İnsanları zulme ve yalana götüren, bu kıymet dengesinin gözetilmemesidir. Mesela; bazı dalkavuklar krala der; "sen şöyle aslansın, böyle kaplansın, cihanın tek muktedir padişahısın", adamı olduğundan daha fazla gösterirler. Kral da onların o takdirine ayak uydurmak için, ya zulme girer, ya da yalancı bir gösterişe sapar.

Halbuki, kralın gerçek dostu, ona gerçek vaziyetini anlatır ve kral da durumunu ona göre şekillendirir ve zulme ve yalancı vaziyetlere düşmekten kurtulur. Firavunun ilahlık iddiasında dalkavuk veziri Haman’ın ve yalan tezviratının rolü çok büyüktür.

Allah, bizi, hakkı ketmeden dalkavuk bürokratlardan ve memurlardan ve bunların iğfali ile aldatılmış zavallı cebbar ve diktatörlerden muhafaza etsin. Amin.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...