"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu harika tespitin daha da belirgin olarak anlaşılması için yine Nur Külliyatı’nda verilen bir örneği hatırlayalım:

İkinci Temsil: Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi havi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münasebetdar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.”(1)

Aynı Güneş'ten ziya alan, aynı toprakta yetişen, aynı su ile sulanan ve aynı havayı teneffüs eden ağaçların, farklı meyveler vermesi, onların istidatlarının farklı olmasından kaynaklanır. Bunun gibi, aynı ayet, aynı hadis çizgisinde birleşen Müslümanların, farklı meslek ve meşreplere yönelmesi de Kur’an’ın farklı meyveleri olarak değerlendirilmelidir.

Bu çizgiden sapmamak şartıyla, herkesin kendi meşrebine göre Kur’an'dan aldığı feyiz farklılık gösterebilir. Bunu anladığımızda şöyle bir sonuca varmamız zor olmayacaktır:

Bizim düşüncelerimiz, işlerimiz, aile yapımız, toplum düzenimiz, ticaret anlayışımız, ahlâk seviyemiz ve daha nice değerlerimiz tamamen Kur’an’a göre şekillenmiş değil ki, bizdeki noksanlıklar yüzünden Ona itiraz gelsin. Biz her ne kadar Kur’an’a ve onun bütün hükümlerine iman etmiş olsak da bu imanımız amel âlemine aksederken aslını tam olarak muhafaza edemiyor.

Araya hissiyatımız karışıyor, hevesimiz karışıyor, hırsımız, dünya sevgimiz, menfaat duygularımız karışıyor. Kısacası araya nefis ve şeytan karışıyor. Böylece her inandığımızı uygulamaya aynen aktaramıyoruz. Bizi, o ihtişamlı Kur’an değil, kendi aynamıza akseden sönük aksi terbiye etmiş oluyor.

Bizi seyredenler, inancımız ile yaşayışımız arasındaki bu tezadı gördüklerinde, kusuru şahsımıza verirlerse isabet etmiş olurlar. Ama bazı kasıtlı çevreler, “bizim noksanımızı, Kur’an hakkındaki bilgi zaafımızı, Kur’an güneşine muhatap olan ruh aynamızın küçük, kirli ve tozlu oluşunu” bahane ederek İslâm’a hücum ediyorlar. “Kur’an’ın terbiye ettiği insanlar işte bunlardır.” diyerek, o hidayet güneşine toz kondurmaya çalışırlar.

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlara rahmettir. Çünkü her bir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur'ân’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine has bir Kur'ân vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedâvi eder."(2)

Kur’ân güneşinden herkes kendi ilmi ve irfanı nispetinden feyz alır. O güneşten kim ne kadar istifade etmişse, ondaki ulvî hakikatleri ne kadar fehmetmişse, onu terbiye eden kendi hâfızasındaki bu Kur’ândır.

Üstadımızın On İkinci Söz’deki harika ayine misâlini hatırlayalım: “Bir adam, elinde, bir aynayı güneşe karşı tutar; ...”

Bizim kalbimizi ve ruhumuzu kendi ilim ve düşünce aynamızdaki Kur’ân terbiye ediyor. İslâm âleminin dünkü haşmetinin altında da bugünkü perişanlığının altında da aynı hakikat yatıyor, aynı sebep gizli. Biz Kur’ânı ne kadar anlıyorsak o da bizi o kadar terbiye ediyor.

Kur’ân güneşinin bütün azametiyle terbiye ettiği tek insan, ahir zaman Peygamberi Muhammed aleyhissalatü vesselamdır. Bu en geniş ve en berrak ayna, ilk olarak sahabe efendilerimizi aydınlatmış ve onları manen en yüksek derecelere çıkarmıştır.

Şu var ki, parmak izleri gibi her insanın ruhu da müstakildir, eşi yoktur. “Tecellide tekrar yoktur.” sözü öncelikle insanların ruhlarının bu başkalıklarına bakar. Bütün insanların beden yapıları aynı olmakla birlikte teferruatta her bir organın bir farklılığı olduğu gibi, bütün insanlarda akıl, hâfıza, hayal, hissiyat bulunmakla birlikte bunların tabiri caizse dozları birbirinden farklıdır.

Bunun en açık örneğini büyük zâtlarda görüyoruz. Müçtehitlerin o yüksek istidatları Kur’ân güneşine, fıkıh dalında, mükemmel birer ayna oldukları gibi, evliya ve asfiyadan her biri de o güneşin ayrı bir vechinden istifade etmişler, onunla aydınlanmış ve başkalarını da irşad etmişlerdir.

Sadece bir tek örnek vermekle yetinelim. Neml Sûresinin 34. ayetinde şöyle buyrulur:

“(Kraliçe Belkıs) şöyle dedi: ‘Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler.’

Bu ayetin nüzul sebebi şudur: Hüdhüd, Yemen Melikesi Belkıs ve etbaının Güneş'e taptıkları haberini Süleyman aleyhisselama getirdiğinde, Hz. Süleyman (as.) kendisine hüdhüd ile bir mektup gönderir. Belkıs, Mektubu kendi kurmaylarıyla değerlendirdiğinde, onlar kahramanlık gösterilerinde bulunurlar, harbe hazır olduklarını ifade ederler. Belkıs ise onları ayette haber verilen şekilde ikaz eder.

Bu ayet-i kerime, Abdulkadir Geylanî Hazretlerini ruhunda şu ince ve derin manayı doğurur:

“Allah sevgisi ve korkusu da bir kalbte hakim olursa, bütün sevgileri ve korkuları ondan uzaklaştır.”

"Ve keza, Kur'ân-ı Kerîm'in bir meziyeti şudur ki: Bütün ülemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünkü, bir âyetin sâir âyât-ı Kur'âniye ile pek ince münâsebetleri, ittisâl cihetleri vardır. Aralarından vahşet yoktur. Bu îtibarla müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur'ân hükmünde olur."(3)

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın her isminin azami tecelli ve mertebesinden süzülüp gelen bir kitap olduğu için, sair kelamlardan daha üstün ve daha geniş bir ilahi kelamıdır. Diğer kelamlar bir ismin ya da isimlerin özel makamlarından hasıl olan kelamlar olmasından Kur’an gibi külliyet kazanamıyorlar.

Mesela, Hazreti İsa’da (as) Allah’ın kudret sıfatı galip olduğu için, diğer isimler ona tabi oluyor. Kelam da bu ismin şekline göre geliyor. Ama Hazreti Peygamber Efendimiz (asm) ism-i azama mazhar olduğundan, her ismin azami tecellisine mazhar oluyor. Kelam da bu mazhariyete uygun olarak tecelli ediyor. Allah’ın her bir ismi Kur’an sahnesinde en haşmetli ve en kapsamlı bir perdede kendisini sahneliyor. Bu mana sair kelamlarda yok. Yani Tevrat, İncil, Zebur ve diğer sahifeler bu noktada Kur’an gibi değillerdir.

Kur’an’ın her ismin en azam noktasından süzülüp gelmesi ise isme değil, ismin tecellisine mazhar olan muhatabın kabiliyetine bakıyor. Kainatta basitten mükemmele doğru işleyen tekamül kanunu hükmettiği için, insanlık da basitten mükemmele doğru tekamül ve terakki ediyor. Nasıl bir insan bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık sürecinden geçip gidiyor ise, aynı süreci insanlık da toplum olarak takip ediyor. Bu sebeple insanlığın hitaba kabiliyetleri her dönemde farklılık arz eder.

Hazreti Âdem (as) ‘in dönemi insanlığın en basit ve ilkel dönemi olduğu için, Allah onlara hitap ederken, basit ve az bir söz ile konuşur. Temsilde hata olmasın, annenin bebeği ile çat pat konuşması gibi. Bu konuşma derecesi insanlığın tekamülüne uygun olarak sürekli terakki ile değişir. İnsanlığın en mükemmel hitaba kabil olduğu dönem Hazreti Muhammed Efendimizin (asm) dönemidir. Bu sebeple Kur’an kelamlar içinde en geniş ve en kapsamlı bir kelamdır. Hazreti Peygamber Efendimiz (asm)'in manevi azameti, ümmetinin kemale ermiş olması, hitabı ve muhataplığı da külliyete çıkarmıştır.

Allah’ın kelamında ve hitabında hususiyet ve umumiyet noktasında çok makam ve mertebeler vardır. Allah’ın cansız varlıklardan tut ta insanlara kadar her taife ile bir konuşması vardır. Ama bu konuşmaların derece ve mertebeleri muhteliftir. Kimisi hususi, kimisi umumi, kimisi bir ismin gölgesinde ve kimisi de bir çok ismin gölgesinde Allah’ın kelamına mazhar oluyor. İşte bu muhtelif konuşmalar içinde en azami ve küllisi ve bütün isimlerin azami tecellisini yansıtan Kur'an'dır.

Kur’an, böyle geniş ve azametli bir perdeden hitap ettiği için, mizaç ve meşrebi farklı bütün alim ve evliyalar Kur’an çatısı altında toplanabilmişlerdir. Şayet Kur’an çatıyı daraltıp sadece bir mizaca ya da meşrebe göre hitap etse idi, sair mizaç ve meşrepler ondan istifade edemezdi ve rehberlik vazifesini bihakkın ifa edemezdi. Tıpkı tıp fakültesinde tarih okunamaması gibi. Kur’an öyle ali ve yüksek bir mektep ki, her branştan talebeler onun rahle-i tedrisinden istifade edebilir. Bir tasavvuf evliyası olan İbn-i Arabi onun şakirdi olabildiği gibi ilm-i kelam ve felsefenin bir tilmizi olan Fahrettin Razi de onun şakirdi olup ondan istifade edebilir.

Bir hastane sadece kanser olanlara hizmet veriyoruz dese, diğer hastalar bu hastaneden istifade edemez. Yani hastane hususileşmiş demektir. Her hastalığa hitap eden cihazlarla mücehhez külli ve kapsamlı bir hastane bütün hastalara şifayab olup, hepsini davet ederek kabul edebilir. İşte Kur’an bütün manev hastalıklara hitap eden külli ve kapsamlı bir şifa hastanesi gibidir. Hususi ve belli hastalıklara hitap etmiyor, bütün hastalıkların devasını camidir.

Özet olarak, Kur’an bütün hastalara şifa veren külli bir hastane olduğu gibi, aynı zamanda mizaç ve meslekleri farklı olan alim ve evliyaları tedris eden ali ve yüksek bir tekke veya medresedir. Bu külliyetini de isimlerin azami tecelli etmesinden alıyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Birinci Esas.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.
(3) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...