"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlara rahmettir. Çünkü her bir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur'ân’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine has bir Kur'ân vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedâvi eder."(Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe)

Kur’ân güneşinden herkes kendi ilmi ve irfanı nisbetinde feyz alır. O güneşten kim ne kadar istifade etmiş ve ondaki ulvî hakikatleri ne kadar fehmetmişse, onu terbiye eden kendi hâfızasındaki bu Kur’ândır.

Bizim kalbimizi ve ruhumuzu kendi hafızamızdaki, kendi ilim ve düşünce aynamızdaki Kur’ân terbiye ediyor. İslâm âleminin dünkü haşmetinin altında da bugünkü perişanlığının altında da aynı hakikat yatıyor, aynı sebep gizli. Biz Kur’a’anı ne kadar anlıyor ve ona ne kadar ittiba ediyorsak, o da bizi o kadar terbiye ediyor.

Kur’ân güneşinin bütün azametiyle terbiye ettiği tek insan, ahir zaman Peygamberi Muhammed aleyhissalatü vesselamdır. Bu en geniş ve en berrak ayna, ilk olarak sahabe efendilerimizi aydınlatmış ve onları manen en yüksek derecelere çıkarmıştır.

Şu var ki, parmak izleri gibi her insanın ruhu da müstakildir, eşi yoktur. Bütün insanların beden yapıları aynı olmakla birlikte teferruatta her bir organın bir farklılığı olduğu gibi, bütün insanlarda akıl, hâfıza, hayal, hissiyat bulunmakla birlikte bunların tabiri caizse dozları birbirinden farklıdır.

Bunun en açık misalini büyük zâtlarda görüyoruz. Müçtehidlerin o yüksek istidatları Kur’ân güneşine, fıkıh dalında, mükemmel birer ayna oldukları gibi, evliya ve asfiyadan her biri de o güneşin ayrı bir vechinden istifade etmişler, onunla aydınlanmış ve başkalarını da irşad etmişlerdir.

Sadece bir tek misal vermekle yetinelim. Neml Sûresinin 34. ayetinde şöyle buyrulur:

“(Kraliçe Belkıs) şöyle dedi: ‘Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler.’

Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Hüdhüd, Yemen Melikesi Belkıs ve etbaının Güneş'e taptıkları haberini Süleyman aleyhisselama getirdiğinde, Hz. Süleyman (as.) kendisine hüdhüd ile bir mektup gönderir. Belkıs, mektubu kendi kurmaylarıyla değerlendirdiğinde, onlar kahramanlık gösterilerinde bulunurlar, harbe hazır olduklarını ifade ederler. Belkıs ise onları âyette haber verilen şekilde ikaz eder.

Bu ayet-i kerime, Abdulkadir Geylanî Hazretlerini ruhunda şu ince ve derin manayı doğurur: “Allah sevgisi ve korkusu bir kalbte hâkim olursa, bütün sevgileri ve korkuları ondan uzaklaştır.”

Bu harika tespitin daha iyi anlaşılması için yine Nur Külliyatı’nda verilen bir misali hatırlayalım:

İkinci Temsil: Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi havi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münasebetdar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.”(Otuz Birinci Söz, Birinci Esas)

Aynı Güneş'ten ziya alan, aynı toprakta yetişen, aynı su ile sulanan ve aynı havayı teneffüs eden ağaçların, farklı meyveler vermesi, onların istidatlarının farklı olmasından kaynaklanır. Bunun gibi, aynı âyet, aynı hadis çizgisinde birleşen Müslümanların, farklı meslek ve meşreplere yönelmesi de Kur’ân’ın farklı meyveleri olarak değerlendirilmelidir.

Bu çizgiden sapmamak şartıyla, herkesin kendi meşrebine göre Kur’ân'dan aldığı feyiz farklılık gösterebilir.

Bizim düşüncelerimiz, işlerimiz, aile yapımız, toplum düzenimiz, ticaret anlayışımız, ahlâk seviyemiz ve daha nice değerlerimiz tamamen Kur’ân’a göre şekillenmiş değil ki, bizdeki noksanlıklar yüzünden İslam’a itiraz edilsin. Biz her ne kadar Kur’ân’ın bütün hükümlerine iman etmiş olsak da bu imanımız amel âlemine aksederken aslını tam olarak muhafaza edemiyor. Araya hissiyatımız, hırsımız, dünya sevgimiz, menfaat duygularımız karışıyor. Kısacası araya nefis ve şeytan karışıyor. Böylece her inandığımızı tatbik sahasına aynen aktaramıyoruz. Bizi, o ihtişamlı Kur’ân değil, kendi aynamıza akseden sönük aksi terbiye etmiş oluyor.

Bizi seyredenler, inancımız ile yaşayışımız arasındaki bu tezadı gördüklerinde, kusuru şahsımıza verirlerse isabet etmiş olurlar. Ama bazı kasıtlı çevreler, “bizim noksanımızı, Kur’ân hakkındaki bilgi zaafımızı, Kur’ân güneşine muhatap olan ruh aynamızın küçük, kirli ve tozlu oluşunu” bahane ederek İslâm’a hücum ediyorlar. “Kur’ân’ın terbiye ettiği insanlar işte bunlardır” diyerek, o hidayet güneşine toz kondurmaya çalışırlar.

"Ve keza, Kur'ân-ı Kerîm'in bir meziyeti şudur ki: Bütün ülemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünkü, bir âyetin sâir âyât-ı Kur'âniye ile pek ince münâsebetleri, ittisâl cihetleri vardır. Aralarından vahşet yoktur. Bu îtibarla müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur'ân hükmünde olur."(Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe)

Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın her isminin âzamî tecelli mertelerinden gelen bir kitap olduğu için, sair kelamlardan daha üstün ve daha cami’dir.

Hazret-i Âdem (as)’in dönemi insanlığın en basit dönemi olduğu için, Allah onlara az bir sözle hitap etmiştir. İnsanlığın en mükemmel hitaba kabil olduğu dönem Resulullah Efendimizin (asm) dönemidir. Bu sebeple Kur’ân kelamlar içinde en geniş ve en cami’ bir kelamdır. Hazret-i Peygamber (asm)'in manevî azameti, ümmetinin kemale ermiş olması, hitabı ve muhataplığı da külliyete çıkarmıştır.

Allah’ın kelamında ve hitabında hususiyet ve umumiyet noktasında çok makam ve mertebeler vardır. Allah’ın cansız varlıklardan tut ta insanlara kadar her taife ile bir mükâlemesi vardır. Ama bu konuşmaların derece ve mertebeleri muhteliftir. Kimisi hususi, kimisi umumi, kimisi bir ismin gölgesinde, kimisi de birçok ismin tecellisi ile Allah’ın kelamına mazhar oluyor. İşte bu muhtelif konuşmalar içinde en âzamî ve küllîsi ve bütün isimlerin âzamî tecellisi Kur’ân'dadır.

Kur’ân, böyle geniş ve azametli bir perdeden hitap ettiği için, meslek ve meşrebi farklı bütün ulema ve evliya Kur’ân çatısı altında toplanabilmişlerdir. Şayet Kur’ân sadece bir mizaca ya da meşrebe göre hitap etse idi, sair meslekler ondan istifade edemezdi ve rehberlik vazifesini bihakkın ifa edemezdi.

Bir tasavvuf büyüğü olan İbn-i Arabî onun şakirdi olabildiği gibi, ilm-i kelam ve tefsirin bir dâhisi s olan Fahrettin Razi de onun şakirdi olup ondan istifade ediyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...