"İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin şuur ve ilminin sana taallûku, ahval ve levâzımât-ı ihtiyâcâtın nisbetindedir..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın şuur ve ilmi; ancak ihtiyaçlarının ulaştığı boyut kadardır. Yani ihtiyaç nereye kadar uzanıyor ise, insanın şuur ve ilmi de oraya kadar uzanıyor. Nasıl insan kuvveti kadar amel işleyebiliyor ise, sebep ile sonuç arasında bir uyum varsa, elbette insanın şuur ve ilmi ile insanın kapasitesi arasında da böyle bir uyum ve denge vardır.

İnsan bu noktadan, yani ilim ve şuur noktasından, kendisini Allah ile kıyas ederse, insanın ilim ve şuuru Allah’ın ilminin yanında kıl kadar ince ve basit kalır. İnsanın ilim ve şuurunun, Allah’ın sonsuz ilmi ile olan meseli; ateş böceğinin cüzi ateşçiğinin, güneş ışığının yanındaki meseli gibidir. Yani; sonsuz bir ilim yanında kıl kadar bir şuurun ne önemi olabilir. Bu yüzden insan haddini bilmesi gerekir.

İnsan, benim dediği bedenindeki akıl almaz derecede muhteşem cihazların işleyişinden ve kimisinin varlığından bile habersizdir.

Mesela, karaciğerinde neler olup bitiyor? Pankreasında neler dönüyor? Hafıza nasıl kayıt tutuyor ve hatırlama denen hadise nasıl oluyor? İnsan bunların hepsinin cahilidir, yani bilgi sahibi değil. Bırakın bilgi sahibi olmayı, belki böyle bir cihazının olduğunun bile farkında (yani şuurunda) değildir.

İnsanların çoğu, mesela, pankreas adı verilen bir organa sahip olduğunun farkında bile değildir. Farkında olanlar da nasıl çalıştığını tam anlamıyla bilmiyor. Kısmen biliyorsa da, hiçbir müdahalesi olmuyor. Şu anda düzgün çalışıyor mu çalışmıyor mu? Bunun farkında değildir. Doğrusu bilmesi ve farkında olması da gerekmiyor. Çünkü o cihazları işleten kendisi değildir. Onu yaratan işletiyor her an.

Küçücük ve basit bir tezgâhı işletmekte zorlanan insanın, mesela, binlerce fonksiyonu olan karaciğer fabrikasını kendisinin işletmesi beklenemez. Kaldı ki, karaciğerin yanında daha binlerce hassas cihazların beraberce işleyip ince dengelerin sağlanması ve de sürdürülmesi hayatın devamı için zorunludur. İnsanın, bırakın bütün bunları işletmesi, nasıl işlediklerini anlaması bile çok zordur.

Bu kadar cahili ve gafili olduğumuz bedeninin muhteşem işleyişini insanın kendine atfetmesi akıl kârı değil. Ama bu muhteşem işleyişin varlığı da bir realite. Öyle ise o muhteşem işleyiş, muhteşem bir ilahî ilim ve nazara işaret etmektedir. O halde bu bedenimizi yapan ve işleten Yaratıcının bu bedenimiz hakkındaki bilgisi ve ilgisi bizim bilgi ve ilgimizle kıyaslamayacak kadar muazzamdır (ateş böceği ile güneşi kıyaslamak gibi).

Dolayısıyla O Yüce Yaratıcı, bedenimiz, ruhumuz ve sosyal hayatımız konusunda bir şey tavsiye ettiğinde, bu konuda yorum yapmaya kalkmak ve hele de tenkit parmağını uzatıp çok bilmişlik taslamanın ne kadar anlamsız ve yersiz olduğu anlaşılır.

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Senin şuur ve ilminin sana taallûku, ahvâl ve levâzımat-ı ihtiyacâtın nisbetindedir. Çünkü sebep ile müsebbep, kuvvet ile amel arasında münâsebet lâzımdır. Fazla, noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin nisbeti, Hâlık’ın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh pek cüz'î olan ilim ve şuurunla, Şems-i Ezelînin ilim ve nazarına mukabele etmekle gündüz ortasında güneşin altında, güneşin ziyasıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi olma!"(1)

Bir buğday başağı ve ona analık etmiş bulunan ince sap. O sap bir sebeptir, başak müsebbeb, ikisi arasında tam bir münasebet vardır. Şimdi, o ince sapa elma yahut narı takamazsınız. Onun kuvveti bu işi görmeye yetmez.

Bizim şuur ve ilmimizin bize taaluku çok cüzidir, yâni biz sadece biliriz ki göz görmeye yarar, ayak yürümeye, el ise tutmaya. Beli organlarımızın görevlerini bilir, onlardan bu sahalarda faydalanırız. Ama vücûdumuzda görev yapan yüz trilyona yakın hücreden haberimiz olmaz, onların bütün faaliyetlerini her an izlemi gibi bir gücümüz yoktur. Kılcal damarlarımızın ekvatoru iki buçuk defa saracak kadar uzun olduğunu duyduğumuzda hayretler içinde kalırız. Hücre taşlarıyla inşa edilen içimizdeki muhteşem yapıların, mesela kalbin, böbreğin, karaciğerden, safra kesesinin çalışmalarından haberimiz bile olmaz. Bunların hepsi bizim ilmimiz ve irademiz dışında görev yaparlar. Bu konuda en fazla bilgi sahibi olan doktorlarımız bile bu bilgilerini ancak kendilerine bir şey sorulduğunda ortaya koyarlar. Onların da bütün işleri, o bilgilerine rağmen, onların bilgisi haricinde görülür.

Üstadımızın “dört kelime ile dört kelam” meselesini hatırlayalım. Kelamlardan birincisi “Ben kendime malik değilim.” kelamı idi. Biz kendimize malik değiliz, her şeyimiz emanet. Her ihtiyacımız ilâhî ilimle biliniyor ve yine her işimiz aynı irade ve kudretle görülüyor. Bizim kendimizdeki tasarrufumuz Allah’ın bizdeki icraatları yanında bir kıl kadardır.

O halde, bunun şuurunda olmamız, sebeplere teşebbüsün ötesinde bir güce sahip olmadığımızı bilmemiz, her işimizde Allah’a tevekkül etmemiz ve bütün hayırları O’ndan beklememiz gerekir. Aksi yolda gidenler, yani kendilerini kendilerine malik vehmedenler “gündüz ortasında güneşin altında, güneşin ziyasıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi” olurlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...