"İlm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir." ve "Malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez." Cümlelerini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"İkincisi: İlm-i ezelî, muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin."(1)
Burada Üstad Hazretleri ezel ile zamanın birbirine karıştırıldığını dile getirmektedir.
Zaman, başlangıcı ve sonu olan ve eşyanın bir tertip ve nizam ile ona tabi olarak meydana gelen bir mahlûktur. Mesela bir çocuk zaman içinde büyür, gelişir ve kemale erer. Bu safahat ise sıra ve tertip ile olur. Yani öncesi, şimdiki hali ve sonrası olan bir durumdur. Önce olmadan, şimdi olmaz, şimdi olmadan da sonra olmaz. Gelecekteki hal ancak yaşanarak anlaşılır.
Tabiî bu kaideler insan için geçerlidir. Yani insan, zamanın içinde olan gelecekte hâdiseleri yaşanmadıkça, idrak edip anlayamaz. Biz bugün, kurtuluş savaşını, olduğu için biliyorum. Yarın ne olacak, onu bilemiyoruz. Zira sırası gelip gerçekleşmedi. Ama zamanın bu kayıtlarından kurtulmak ve üstüne çıkmak imkânı olsa idi, zamanın şeridini, yani öncesi, anı ve sonrası ile görebilse idim, yani ihata edebilse idim, o zaman hâdiselerin olmasını beklemeden bilebilirdim.
Ezel ise başı ve sonu olmayan, zamandan ve mekândan münezzeh olan ve hiçbir kayıt ve kaide ile bağlı olmayan Allah’ın bir sıfatıdır. Zamanın içindeki bütün kayıt ve kaideler burada cari değildir. Yani Allah ezelî ilmi ile her şeyi kuşattığı ve ihata ettiği için, onun ilminde geçmiş, şimdiki an ve gelecek yoktur. O her şeyi şimdiki hal gibi bir tutar. Üstad'ın ayna misali burayı izah eder. Meselâ; büyük bir ayna yere yaklaştıkça tuttuğu saha daralır, yukarı çıktıkça tuttuğu saha genişlenir. Ne kadar yüksekte ise, tuttuğu saha da o kadar genişler. Burada yer zamandır, ayna ise Allah’ın ezelî ilmidir. Allah’ın ilmi zamanın üstünde onu ihata edecek bir mevkide olmasından, yani zamandan münezzeh olmasından, zamanın bütününü tutar ve ihata eder. Onun için Allah her şeyi, olmadan önce de bilir ve görür.
İşte insanlar ezeliyetin manasını iyi idrak edemedikleri için, ezeliyi zamanın içinde sanmışlar. Yani bunlara göre ezel, zamanın üç halinden, maziyi temsil eder. Onun için ezeli zamanın içinde gibi kabul edip, zamanın mazi tarafına ezel demişler ve eşya vücuda geldikçe maziye yani ezele akar, ondan sonra Allah duruma vakıf olur diye hayal ediyorlar. Böyle olunca, insanın başına gelecek hâdiseler daha vuku bulmadığı için, yani maziye ve ezele akmadığı için, Allah bizim geleceğimizi bilemez diye safsata yapıyorlar.
İnsan kendini Allah’ın ezelî ilminin haricinde addetmekle, güya cebirden kurtulmuş. Hâlbuki tam tersi, ezel zamanın içinde değil, zaman ezeliyetin içindedir. Böyle olunca, geçmiş, an ve gelecek Allah’ın ezelî ilminin içindedir. O zaman her şeyi ile insan Allah’ın ilmindedir manası hak olan manadır.
Sebebe ayrı, sebepten çıkan neticeye ayrı bir kader düşünmek Allah’ın ilmine zımnî bir hakaret ve onu eksik görmek demektir.
"Üçüncüsü: Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taallûk eder. Öyleyse, malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez."(2)
Kaderin biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki dairesi vardır.
Büyük daire tamamen Allah’ın kudret ve iradesi ile takdir edilir. Burada insan tıpkı bir cansız varlık gibi iradesiz ve muzdardır. İnsanın şu anne ve babadan olması veya şu memlekette doğması, şu boyda şu vasıfta olması hep bu kaderin dairesinin içindedir. İnsan bu daireden mes’ul değildir. Burada malum ilme tabidir. Yani her şey Allah’ın ilim, irade ve kudreti dâhilinde vuku buluyor.
Diğer küçük dairede ise, tedbir ve tasarruf tamamen insanın elindedir. Bu dairede mes’ul olan, insan ve iradesidir. İman - küfür, iyi - kötü, güzel - çirkin, hayır - şer gibi şeylerin tercih edilmesi bu dairededir. Tercih ise tamamen insana bırakılmıştır. Allah cebir ve baskı olmasın diye bu daireye müdahale etmiyor. İnsanı bu dairede tam serbest bırakıyor. Allah’ın kudret ve irade sıfatı bu dairede sadece insanın tercihlerini yaratmak noktasında müdahildir. Bunun dışında, insanın tercihi üstünde asla bir tecelli ve taalluku yoktur.
İlim sıfatı ise sadece bilmek noktasından müdahildir, yoksa insanın iradesini zorlamak ve baskı kurmak açısından değildir. Zaten ilim sıfatı, mahiyeti itibari ile baskı yapacak bir sıfat değildir. Buradaki "İlim maluma tabidir" sözü, Allah’ın insanın ne yapacağını, önceden ve olmadan bilmesi demektir.
“Malum”, yani insanın iradesi ile yaptığı işler, yani küçük daire ilme tabi olsa idi, o zaman cebir ve baskı olurdu, insan da yapıp ettiklerinden mes’ul olmazdı.
Bu yüzden, malumun mikyas ve sebebi yani irade kadere dayandırılamaz. Yani irade kaderin mahkûmu değildir.
Dipnotlar:
(1) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi, 7. Ayet Tefsiri.
(2) bk. a.g.e.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar