Kur’ân-ı Kerîm'in "İnsaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası" olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bediüzzaman Hazretleri, medeniyetin güzellikleri için “insaniyet-i suğra”, İslâmiyet için ise “insaniyet-i kübra” tabirini kullanır. Ona göre,

“Mehasin-i medeniyet, insaniyet-i kübranın mukaddimesidir.” (1)

Yani, medeniyetin güzellikleri olan sanayi, teknoloji ve bunların insanlığa getirdiği faydalar, kolaylıklar, insanın diğer canlılardan üstünlüğünün küçük bir nişanesidir. Bununla beraber, eğer insan, insanlığın en mükemmel şeklini çizen İslâmiyete sarılmazsa, hakiki insanlığı elde edemez. Nitekim insaniyet-i kübra olan İslâmiyetten nasip almayanlar, insaniyet-i suğra olan medeniyetin iyiliklerini de kötüye kullanmışlardır. Yaptıkları uçaklarla masumları bombalamışlar, uydularla dünyanın her tarafına en müstehcen yayınları yaymışlar, ele geçirdikleri TV kanallarıyla, rezaletin naşiri durumuna gelmişlerdir.

Su ve ziya, hayatın en temel unsurlarındandır. Kur’ân’da her canlının sudan yaratıldığı anlatılır. (Enbiya, 21/30) Keza, ışık olmadığında her şey karanlıkta kalır.

İşte Kur’ân, İslâmiyet’in ab-ı hayatı ve ziyası hükmündedir. Bütün İslâmî eserler, bu ab-ı hayatla neşv-ü nema bulur, bütün meseleler Kur’ân’ın ziyasıyla aydınlanır. O ziya olmazsa, ne melekleri görebiliriz ne de kabirdekileri seyredebiliriz.

İnsaniyet-i kübra, kelime olarak en büyük insanlık demektir. Istılah olarak ise, insanlığın en kâmili ve en mükemmeli mânâsında İslâmiyet demektir.

İslâm, insanlık için gönderilmiş en son ve en mükemmel bir din olarak insanın en kâmil mânâya ulaşmasını temin edecek bir sistem olarak tanzim edilmiştir.

Bu noktada İki Cihan Serveri olan Hazret-i Peygamber Efendimiz (asm.) insan-ı kâmil mânâsının en müntehası ve en mükemmeli olduğu için, insandan kast edilen mânâyı tam ifade ediyor. İşte İnsaniyet-i Kübra İslâm’ın insan modelidir ve timsali de Hazret-i Muhammed (asm.)'dir.

Mâ, su; ziya ışık demektir ki, bu ikisi olmadan hayat olmaz. İslâm dinini ve medeniyetini bir insana benzetecek olursak, Kur’ân bu insan-ı kamilin suyu ve ışığı gibidir. Nasıl ki insan susuz ve ışıksız yaşayamaz ise İslâm da Kur’ân’sız olmaz ve yaşayamaz demektir.

İslâm dininin temeli, esası ve kökü Allah’ın kitabı olan Kur’ân'dır. Temelsiz bina olmadığı gibi Kur’ân’sız da İslâm olmaz demektir. Bu cümlede geçen su ve ışık bu hakikati akla yaklaştırmak ve kökleştirmek için bir vasıta olarak kullanılıyor. Su ve ışığın insanın maddî hayatındaki önemi ne ise, Kur’ân’ın insanın iman ve ibadet dünyasındaki yeri de odur. Bu mânâya nazar-ı dikkati çekmek için Kur’ân su ve ışığa benzetiliyor.

(1) bk. Muhakemat, Unsuru'l-Hakikat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Bu ifadede neden hava ve toprak istisna edilmiş?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

On ikinci mektupta üstadın ifade ettiği üzere, insanın cennetten dünyaya gönderilmesinin hikmeti, kendisinde bulunan nihâyetsiz istidatların dünya tarlasında inkişaf etmesi, yeşermesidir.

Bunun için de tohum misali verilmektedir. Bir tohum ancak toprak içine konduktan sonra gelişebilir. Buradan anlıyoruz ki, dünya hayatı insan için bir toprak vazifesi yapmaktadır. Ancak toprak tek başına kâfi değildir. Buna ışık ve su verilmesi lazımdır. İşte Kur’ân ve sünnet, dünya toprağına ekilen insan tohumu için su ve ışık vazifesi yapmaktadır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mustafa said
mükemmel. müdakkik nurcu böyle olur.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...