"Mirac-ı Ahmedî (a.s.m.) sırrıdır ki, onun velâyeti, risaletine mebde olur." Bu sır nedir, Efendimiz (asm.) mi’rac öncesi de peygamber değil miydi? "Velâyet ki, zıllden geçer. Risalette zıll yoktur." ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın sevgili kullarının hakkalyakine varan imanları, azamî ihlas üzere yaptıkları kamil ibadetleri, güzel ahlâkın bütün şubelerinde en mükemmele ermeleri, onlara Hak katında öyle bir makbuliyet kazandırıyor ki, bunun alameti ve tezahürü olarak kendilerine kerametler ihsan ediliyor; başka insanların mazhar olamadıkları büyük ikramlara kavuşuyorlar. Bir anda birkaç yerde bulunabiliyorlar, yerde iken arşı temaşa edebiliyorlar.

İşte Allah Resûlünün (a.s.m.) velayet ciheti olan iman, ibadet, ihlas, tevekkül, teslim, ahlak-ı hasene gibi kemâl sıfatları öyle bir dereceye varıyor ki, bu velayet mi’rac kerameti olarak tezahür ediyor. Yani onun velayeti sadece şahsî bir kemâl olmakla kalmıyor, mi’acdan ümmetine, başta beş vakit namaz olmak üzere, birtakım mukaddes hediyeler getiriyor. İşte bu hediyelerin getirilmesi risalet cihetiyle olduğundan onun velayeti risaletine mebde olmuş oluyor.

Elbette ki, Peygamber Efendimiz (asm) mir’acdan önce de peygamber idi. Ancak, bu üstün makamına mi’rac mucizesiyle daha nice mertebeler, kemâller, meziyetler ilave edildi.

İnsanların icraatlarında da bunun küçük bir misâlini görüyoruz. Bir padişah, vezirlerinden en başarılı olanı sadrazam yapıyor. Bu zât daha önce de yine vezir idi. Üstün başarısıyla bu yeni makama getirildi ve diğer vezirlerden çok daha ileri derecede padişaha muhatap oldu ve onun emirlerini halka daha ileri derecede ilana memur edildi.

"Velâyet ki, zıllden geçer. Risalette zıll yoktur."(1)

Zıl, gölge demektir. Gölgeden güneşe çıkmak velayet yoluyla hakikate ermeye benzetilmiş oluyor. “Geçer” kelimesi, velayet mesleğindeki seyrü sülûka işarettir. Nur’larda bir kimsenin padişahın huzuruna çıkmasının iki şekilde olacağı nazara verilir. Mana olarak arz ediyoruz:

Birisi, belli makamlarda terakki ede ede sonunda onun huzuruna çıkmaya liyakat kesbetmektir; bu çıkış seyrü sülûka misaldir. Bir de padişahın dilediği bir raiyetini doğrudan doğruya huzuruna celbederek ona vazife vermesidir; bu ise Allah’ın, bazı seçme kullarına peygamberlik görevi vermesini temsil eder.

On Altıncı Söz’den konumuza ışık tutan bir bölümün bazı kesitlerini hatırlayalım:

"… Güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu halde, herşey Ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzûr-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse… eğer cezb ve lûtuf olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir. ... Yoksa, zıllde kalırsın, yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun. …”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Birinci Esas.
(2) bk. age., On Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...