"Zamanla mukayyet olan cism-i maddi gılafından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îyd ile beraber,.." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri On Beşinci Mektup'ta velayet mesleğinde; velayet-i kübraya mazhar olan sahabelerin yolunu ve tarzını, velayet-i suğra dediğimiz tarikat ve tasavvuf mesleği ile mukayese etmektedir.

Velayet ile risalet arasındaki farkları maddeler halinde kısaca izah etmeye çalışalım.

- Risalet vehbî (Allah vergisi) bir makam iken velayet kesbî (kul kazancı) bir makamdır. Kul kazancı olan kesbiyet, asla Allah vergisi olan vehbiyete yetişemez.

- Risalet Allah’ın kula olan yakınlığını ifade ederken, velayet ise, kulun Allah’a olan yakınlığını ifade eder. Halbuki Allah’ın kula olan yakınlığındaki makam kulun Allah’a olan yakınlığındaki makamdan çok çok üstündür.

- Velayet zıllden (gölgeden, ferdî kabiliyet ve istidattan) geçer, Risalette zıll / gölge yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelal'in ehadiyetine bakar.

- Allah risaleti velayetten üstün kılmıştır. Risalet ve velayet, birbirine karışmayan iki deniz gibidir. Hiçbir veli nebi mertebesine ulaşamaz.

- Velayet, risaletin bir delilidir. Risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlerini, velayet bir nevi kalbî müşahede ve ruhanî zevk ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdik eder.

-Risalete, yani peygamberlere mucize verilmiştir, velayete yani evliyalara ise kerâmet ihsan edilmiştir.

Keramet, Allah’ın veli kullarında meydana gelen harikulade hâllerdir. Mesela, gönüllerden geçeni bilmek, bast-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi. Mucize, kerametten çok üstündür.

Velayet; ekseriyetle kulun Allah’a, Allah’ın kula yakınlığı ve münasebetiyle alakalı bir yol ve nisbettir. Bu yol ve nisbetten meydana gelen bazı haller, müşahedeler ve Allah indinde namzet olunan manevi makamlara mazhariyetin temelidir. Velayet iki kısma ayrılır:

1. Kulun Allah’a yakınlığından ve seyrü sülûkündan meydana gelen velayettir. Bütün tasavvuf ve tarikat erbabı ve salikleri bu velayetin içindedirler. Bu yolda terakki, makam ve füyuzat müridin veya salikin istidat, kabiliyet, mücahede ve kesbi ile alakalıdır. Dolayısıyla bu tarz velayette inkişaf etmek için sebepler, zaman, mürşid ve mürid münasebetleri, terbiyenin tarzı esas olup; manen terakki uzun zaman alır. Bazen birkaç yıl, bazen de yıllarca cehd ve gayret göstermek icab eder.

Ayrıca bu meslekte; engeller, berzahlar, perdeler ve vartalar da çoktur. Bazen de yolda kalma ve acze düşüp geriye dönme söz konusudur. Yol müşkülatlı ve sıkıntılı olduğundan salik; teşvik ve sebat için keramet nev’inden harika hallerle Cenab-ı Hak tarafından takviye edilir. Çünkü normal velayetle gidenler makam-ı nazda oldukları için, iltifata, ikrama ve kerametlere ihtiyaç hissederler. Adeta çocukları yetiştirmek için, mürebbilerin onlarla münasebet ve alâkaları gibi; tabir-i caizse Cenab-ı Hak da bu mesleğe sülûk edenlerle münasebet ve alâka vesileleri yaratmaktadır. Bu meslekte bütün mesele; kulun istidadına, iradesine, cehdine ve gayretine kaldığından, inkişaf ve terakki, herkese göre zaman ve füyuzat açısından farklılık göstermektedir.

2. Velayetin diğer kısmı ise; sahabe mesleği ve yolu olan velayet-i kübradır. Bu meslekte esas olan; Allah’ın kula yakınlığı sırrına mebni, zamansız ve mekânsız olarak en mükemmel şekilde terakkiye namzet olmaktır. Diğer velayetteki berzahlar, engeller, vartalar bu meslekte fazla yoktur. Çünkü, Allah’ın kula yakınlığının sırrında; kulun kabiliyeti, cehdi, engeller ve perdeler fazla önemli değildir. Manen terakki âni, def’î ve keskin olduğundan, tarikattaki seyrüsülûk esnasındaki, meşakkat ve çileler bu meslekte olmadığından; keramet nev’inden bir iltifata fazla ihtiyacı olmaz. Zira bu mesleğin salikleri makam-ı niyazdadır.

İşte bu iki meslek arasındaki farka Üstadımız, leyle-i kadri idrak etmeyi misal olarak vermektedir. Yani normal velayetle gidenlerin seyru sülûkleri zamanla ve mekânla kayıtlı olduğundan, cisim itibarıyla leyle-i kadri idrak etmek için bir yıl beklemek ve yaşamak mecburiyetindedirler. Bir yıl sonra kadir gecesine kavuşsalar bile, o gece yılda sadece bir gecedir. Yani aynı geceye mazhariyet söz konusu olamıyor. Çünkü cisim itibarıyla ancak ileriyi yaşamak mümkündür. Maziye geçmek mümkün değildir.

Fakat sahabe mesleği ise; insandaki ruh gibidir. Ruh zamanla ve mekânla mukayyet olmadığından, tezkiye edilirse; cisimden, bulunduğu zaman ve mekândan sıyrılır, mazi ve müstakbeli, bir yıl beklemeden aynen yaşayabilir, kanatlarını açar mekânları ihata edebilir. Allah’ın kula yakınlığından dolayı, sahabelerin manevî terakkileri ve füyuzatları bir anda oluyor. Sahabeler ilimde, ibadette, ahlakta, idarede hâsılı her güzel ahlakta kemalatı yakalayıp, medenî milletlere Üstad olabilecek liyakate geliyorlar.

İşte normal velayette; bir yıl bekleyip kadir gecesinden liyakate göre istifade etme imkânı; sahabelerde bir yıl beklemeden, âzamî derecede gecenin füyuzatından istifade bir anda oluyor.

Buna bir basit misal de biz verelim:

Zengin olmanın iki yolu vardır; birincisi, çalışarak ve gayret göstererek epey müddet sonra servet ve imkâna sahip olmaktır. Bu tarz normal bir yol olup, velayete misaldir.

İkincisi; bir padişahın miskin zavallı bir insana, ömür boyu çalışsa kazanamayacağı servet ve imkânı bir anda ona bahşetmesidir. Bu ise; sahabe mesleği olan velayet-i kübraya misaldir.

İşte velayet-i kübra, ezelî ve ebedî olan, istediği kulunu bir anda en yüksek makamlara çıkaran Allah’ın kula olan yakınlığına, şuunatının bir nev’i vasıtasız olarak tecellisine bakmaktadır.

İnsan birçok maddî kayıtlarla mukayyettir, yapacağı şeyler mahduttur. Bir yere ulaşmak için yol kat’ etmesi gerekir, bir anda ancak bir iş ile meşgul olabilir, boyu, eni, ağırlığı olan bir varlık olduğu için, zaman ve mekân kaydı altındadır.

Ruh basit olduğu ve mürekkeb olmadığı için, maddi kayıtların hepsinden münezzehtir. Ruh, bir anda binlerce işi görebilir, aynı anda bedenin her yerinde hâzır ve nâzır olabilir; zaman ve mekân kayıtlarının büyük bir kısmından âzâdedir.

Allah, imtihan muktezası olarak bu dünya hayatında ruh ile bedeni beraber bulunduruyor. Ruh, bu imtihandan dolayı birçok fıtrî vasıflarını kullanamaz. Ama ruhu cesedine galip olan bazı büyük zâtlar ve evliyalar bir anda birkaç yerde bulanabilir, birçok işi yapabilirler.

Ceset galip olduğu zaman ruh körelip maddîleşir; ruh galip olduğu zaman ceset incelip ruhanîleşir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm)'in mübarek bedeni ruh derecesinde ve nuraniyetinde olduğu için, Mi’raca bedeni ile beraber çıkmışlardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- "Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler." Bilhassa "zahirden hakikate" geçmeyi izah eder misiniz?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ümitvar
Değerli abiler! Cevapta "Terakki ve gelişme ani, def-i ve keskin olduğundan" demişsiniz, ancak bir önceki gün sorduğum sorunun cevabında "Hepsinde seyr-u süluk anlamına gelecek ceht, gayret ve irade mevcuttur." diye ifade etmiştiniz. İki ifadenin vech-i tevfiki nedir? Ayrıca Sahabe efendilerimizin ne kadar çok ibadet ettikleri ortada. Bu durumda sizin örneğinizden yola çıkarak, onlar bir anda servet ve imkana sahip olsalar da (velayet mertebesi), zengin bir kişinin çalışması gibi mi düşüneceğiz onların ibadetlerini. Hani adam çok zengindir ama çalışmaktan zevk aldığı için yine çalışmaya devam eder. Meseleyi çok karıştırdıysam hakkınızı helal edin; lakin ani ve def'i denilince sanki -haşa- ibadet, takva, vs.. olmadan da oluyor gibi anlaşılıyor. Bana kalırsa sanki onlar (ehl-i velayet-i kübra) serveti, ücreti birden peşin alıp daha sonra onun karşılığında çalışıyorlar gibi geliyor. Ayrıca Üstad Hz. lerinin velayet-i kübraya mazhar olup, Nur talebeleri için de Üstad vasıtasıyla -O nun feyzinden daha doğrusu R.NURların- daha farklı bir mazhariyet olduğunu düşünüyorum. Ama emin değilim. -Yanlış biliyorsam, diyorsam düzeltirsiniz.- Yoksa kardeşler arasında bu mevzu vartalara yol açabiliyor ve sadece intisabla bu mazhariyetin sağlanabileceği gibi bir düşünce hasıl oluyor. Bu yüzden bu konuda yapacağınız açıklamalar ben ve benim gibi bu derin meseleyi - belki de kasemiz dar ancak talib-i hakikat olmak lazım- anlamaya çalışan kardeşler için çok faydalı olacaktır diye düşünüyorum.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)
Kıymetli okuyucumuz: Evvela, ilgi ve alakanızdan dolayı teşekkür ederiz. Anlaşılamayan ve izaha muhtaç kısımların bizlere dönmesinden de azami derecede memnuniyetimizi ifade ederiz. Mesele, çok önemli ve hassas olduğundan, cevaplar da yazıyla gönderildiğinden elbette insan, kalbinden ve aklından geçeni tam ve hakkıyla muhataba aktaramıyor. Bir insan anladığının onda birini anlatabilse o insana iyi hatip derler. Bir de bu anlayış, yazıya döküldüğünde mana biraz daha kırılıyor ve inciniyor. Ayrıca bu; derin, ulvi ve hassas mevzular mutlaka ilmi bir temel ve alt yapı icap ettirmektedir. Aksi halde her bir suale bir broşür ve kitap kadar cevap vermek icap eder.
Bununla birlikte sualdeki mevzuyu biraz daha anlaşılacak şekilde genişletelim.
1. Manevi terakkilerde hangi meslek ve meşrep olursa olsun mutlaka irade, mücahede ve gayret şarttır, esastır ve temeldir. Bu, peygamberler dahil olmakla beraber, her bir insan için cereyan eden genel bir kaidedir.
2. Herkes aynı şartlarda ve imkanlarda imtihana tabi değildir. Kaderin buradaki tensibi mesuliyeti icab ettirmez.
3. Eşitlik her zaman adalet değildir. Herkese aynı muamele (hukuk ve adalet sisteminin dışında) zahiren güzel görünse de, hakikatte zulümdür. Bu noktada adalet esas olup herkes, fıtratına ve şartlarına göre imtihan ve muhasebeden geçirilecektir.
4. Velayette ve mesleklerde farklılıkların sebepleri ise; ana hatlarıyla şöyledir.
     a. Sistem ( terbiye usulü )
     b. Şahıs ( mürebbi ve vazifeli olanlar )
     c. Zaman ( ilk muhataplar ve sonradan gelenler )
     d. Mekan ( Allah tarafından itibar edilen mahaller ve yerler )
     e. Muhatap ( iradeleriyle ve hakkıyla teslimiyet sahibi olanlar )
Başka şartlar da olmakla beraber, mezkur beş şart insanın manevi terakki ve gelişmesinde mutlaka farklılıklar meydana getirir ve değişkenlikler oluşturur. Yukarıdaki genel kaidelerden sonra gelelim mevzuumuza:
Manevi füyuzat, makam ve neticeler sahabe mesleği ile diğer velayetler açısından fevkalade farklılıklar göstermektedir.
Hepsinin ortak paydaları olduğu gibi, farklılıkları da mevcuttur.
Mesela; hepsinde irade, imtihan, ceht ve akıbet esastır. Yani bütün hak mesleklerde irade olmadan, insanlar çalışmadan, imtihanlardan geçmeden akıbet noktasından netice almaları mümkün değildir. Bu hususta peygamberlerden, avama kadar herkes yukarıdaki şartlara tabidir.
Ancak aynı şartlara; farklı fıtratlarda ve imkanlarda insanlar tabi olursa, neticeler de fevkalade farklı olacaktır. Biz evvelki cevabımızda, bunu nazara vermek istedik. Yoksa sahabe mesleğinde ve Risale-i Nur'da sadece intisap, kesinlikle kifayet etmediği gibi, bilakis mesuliyetimizi ve sorumluluğumuzu arttırmaya sebeptir. Demek ki manevi terakkide ve bütün mesleklerde; irade, mücahede, ibadet vs gibi haller esastır. Peygamberlerin dahi hariç bırakılmadığı bu esaslardan, herhangi bir mesleğin ve erbabının hariç kalması ve sadece intisabın nisbeti kafi değildir, bizi kurtaramaz.
Şimdi farklılığın sebebini izah edelim:
Her bir insan manevi terakkide iradesiyle istediği bir tarzı ve mesleği seçebilir. Hatta meslek ve meşrebin şartlarını da oluşturabilir. Bu sayede etraf edinerek bir ekol ve sistem haline getirebilir. Bu şekilde dinine ve inancına hizmet ifa edebilir. Bu tarz; herkes için serbest umumi bir yoldur. İnsanlar kabiliyet ve istidatıyla bu yollarda seyr-ü sülük ile manen terakki ederler. Cenab-ı Hak da, bu saliklere füyuzat nasip eder ve muvaffakiyet verir.
Biz bu tarz yolların tamamına normal velayet diyoruz. Bu velayette işin esası; kulun kisbi ve cehdi ile manen gelişmesi, Allah’ın rızasını kazanmasıdır. İşte kulun Allah’a yakınlığından inkişaf eden velayetin, özelliği ve esası budur.
Ancak; Cenab-ı Hakk'ın bazen özel şartlarda, özel insanlarla, özel zamanlarda ve özel muhataplarla ortaya koyduğu ve açtığı yollar ve hizmetler vardır ki; biz buna velayet-i kübra diyoruz. Bunu tensip ve buna intisap salikin irade ve mucahedesi olsa da, Allah’ın takdiri ve tensibi ön plana çıkıyor ve o, esas oluyor. Bu mesleğin bidayeti, saliklerinin inkişafı ve akıbeti diğerlerinden farklı cereyan etmektedir. Bunun sırrı da; Allah’ın kula yakınlığıdır ki, diğer mesleklere göre azim fark bu hakikatten tezahür etmektedir.
Bu meseleyi biraz açalım: Hiçbir insan çalışarak peygamber olamaz. Peygamberlik ezelde Cenab-ı Hak tarafından özel bir bahş’tır. Hatta her peygamber ayrı fıtratta ve özellikte yaratılmıştır. Bundan dolayı peygamberler arasında çok farklılıklar vardır. Yıldızlar arasındaki farklılıklar gibi. Mesela dünya da bir yıldızdır. Bir tane cemaati vardır. O da aydır. Güneş de bir yıldızdır. Onun ise; on iki tane gezegeni ve cemaati vardır.
Tamamı yıldız olarak birdirler. Fakat vazife, istidat, faaliyet ve muamelat olarak, aralarında çok farklılıklar vardır. Ancak, bu farklılıklar onların meselesi değildir. Eğer akıllı olsaydılar aralarındaki farklılıklardan dolayı mesul olmazlardı. Çünkü her biri kendisine tevdi edileni hakkıyla ifa etmektedir. Bunların da insanlar gibi imtihanı ve akıbeti olsa idi, hepsi de rızaya mazhar olup cennete giderlerdi.
Aynen bunun gibi; peygamberler arasındaki farklılıklar da böyledir. Altınlar gibi, makam itibariyle birdirler. Faraza biri bir batman ise, diğeri bin batman olabilir. Neticede hepsi altındır.
Bütün peygamberler; Allah’ın kula yakınlığı sırrının inkişafıyla; çalışarak değil, takdir ve tensiple peygamber olmuşlardır. İşte bu makama erme kisble ve mücahede ile olmadığından, Allah’ın takdiri ve tercihi ile olduğundan, mesele ani ve def'i oluyor. İşte özel olarak yaratılan Peygamber Efendimiz (a.s.v), diğerlerinden nekadar büyük, yüce ve ali ise; Onu (a.s.v.) dünya gözü ile gören ve iman eden sahabeler de, diğer insanlardan farklı, yüce ve alidir.
Buradaki incelik şudur: Peygamberler (a.s.); imtihanlara, mücahedelere, ibadetlere ve manevi terakkilere peygamber olarak başlıyorlar ve peygamber olarak devam ediyorlar. Diğer inananlar ise; kendi makam ve maneviyatlarına göre terakkiye adım atıp, devam ediyorlar. Her iki grupta görünüşte aynı ibadetleri, aynı mücahedeleri yapıyorlar ve aynı imtihanlardan geçiyorlar gibi. Fakat birisi peygamber, diğeri normal bir inanan insan olarak cevelan ediyor. İş böyle olunca; neticede bir farkın, hem de dağlar kadar bir farkın olması icap etmez mi? Ayrıca başlangıçtaki bu farklılık; imtihanda, cehtte ve seyr-ü sülükte de kendini gösterecektir.. Akıbetleri cennet dahi olsa, makamları çok farklı olacaktır.
Yani; elmas ile demir, beraber imtihana girseler ve ateşle muameleye tabi tutulup terbiyeden geçseler; demirden ancak güzel bir makine parçası, elmastan ise kaşıkçı elması olur. Zira biri demir, diğeri ise elmas olarak muameleye ve mücadeleye başlıyorlar. Neticeleri de fevkalade farklı çıkacaktır. İşte insanlar da madenler gibi; farklı fıtrat, istidat ve şartlarda imtihana ve seyr-ü sülüke tabi olduklarından, aralarındaki farklılıklar mukadderdir.
Mesela aynı işe iki insan; biri sermayesiz; diğeri ise, yüksek bir sermaye ile başlasa; bu iki insanın yaptığı işler birbirine benzese dahi; kazanç ve netice çok fark edecektir. İşte meslekler arasındaki farklılıklarda ilahi adalet böyle işliyor. Burada dikkat edilecek husus, başlangıçların farklı olması ve bu farklılığın yolu, feyzi ve neticeyi etkilemesidir. Demek ki gelişme ve terakkide; seyr-ü sülükün icabı ve varlığı her mesleğe göre çeşitli şekillerde olmakla beraber, esastır ve temeldir. Bu kaçınılmazdır.
İşte; mezkur hakikatlere binaen hiçbir insan, çalışarak sahabe olamaz. Sahabe olmak için de, Resul-ü Kibriyayı (a.s.v.) iman niyetiyle ve dünya gözüyle görüp biat etmektir. Bunun dışında sahabe olmak mümkün değildir. Hatta rüyada resul-ü kibriya bin defa dahi görülse yine sahabe olunamıyor. Bu mesele rüyada bin batman altını olmak ile, uyanıkken bir gram altını olmak gibidir. İşte bu cihetten, sahabe makamlığı noktasında, milyonlarca evliya, bir Hz Vahşinin değerinde olamıyor. Zira çalışarak, kisple ve rüya ile kazanılacak bir makam değildir. Halbuki bazen; ibadet, hizmet ve mücahede noktasında bir veli bir sahabeyi geçebilir. İşte seyr-ü sülükle alakalı olan bu mücahede, hizmet, ibadet ve terakki nekadar sahabeninkinden fazla olursa olsun; o insanı sahabenin makamından üstün hale getirmez.
O velinin özel şartlarda ve hallerde sahabeden önde olması; velayetin sahabelikten üstün olduğu anlamına gelmez. Mesela Resul-ü Kibriya buyurmuştur; “Benim ümmetimin alimleri, İsrail oğullarının peygamberleri gibidir.” Burada peygamberlik makamının ve vasfının, haricinde bir değerlendirme söz konusudur. Yoksa alimliğin peygamberlikle eş değer olduğu ifade edilmiyor.
Mesela arı, bal yapmakta insanlardan üstündür. Fakat bu, hayvanlığın insanlıktan üstün olduğu anlamına gelmez. Sadece bir özellikte ve bir vasıfta üstün olmak demektir. Demek ki bazı makamların külliyeti ve tarafı ilahiden özellikle bahşedilmesi öyle bir nimettir ki o nimetler ve bahşlar çalışmakla elde edilemez. Külli fazilet o makamın ve sahiplerinindir.
İşte sahabeler, seyr-ü sülüklerine sahabelik makamıyla başlıyorlar. Ehl-i velayet ise, normal bir insan olarak başlıyor. Bu insanların bazıları; ibadette, gayrette ve mücahedede sahabeden ileri de olsalar, sadece bu özellik ve vasifta, sahabelerin o özellik ve vasıflarını geçmiş olurlar. Sahabelik makamıyla yarışamazlar, o makama yetişemezler.
Bu böyle olmakla beraber sahabeler arasında da seyr-ü sülük ve manevi terakki mevcuttur ve sahabeler arasındaki farklılıkların sırrı da budur. Hz Vahşi’de sahabe idi, Hz Ebubekir (r.a) da sahabe idi. Sahabelik noktasında eşittirler. Ancak aralarındaki fark çok azimdir. Bunun sırrı da ibadete, mücahedeye, imtihana, zamana bakmaktadır.
İşte Risale-i Nur'a intisap etmek ve manevi füyuzatından istifade etmek cihetinde Risale-i Nur, insanlara başlangıç noktasında bir nimet bahşediyor. Bu nimet, diğer velayet mesleklerinde işin bidayetinde olamıyor. Ancak bu mesele kifayet etmez. Peygamberlerin, sahabelerin dahil olduğu ve muaf olmadığı şartlara, Nur Talebeleri de dahildir, hariç kalamazlar.
İşte meselemizdeki ani ve def'i olan gelişme; seyr-ü sülükun, terakkinin ve mücahedenin başlangıçtaki, Allah’ın lütuf ve nimetidir. Bu lütuf ve nimet ise; sadece sahabe mesleğin de ve onun gölgesi mahiyetinde olan mehdiyet mesleğinde mevcuttur. Başlangıçtaki bu nimet ve lütuftan sonraki gelişme ve inkişaf; ibadet ve seyr-ü sülükle ilgilidir. Hatta Peygamber Efendimizin ( a.s.v.) miraca gidişi dahi bir nevi manevi seyr-ü sülüktür ve kemalat mertebelerinde terakkidir. Halbuki Resul-ü Kibriya miraca giderken de peygamber idi.
Netice olarak, maddi ve manevi bütün gelişme ve terakkiler; çalışma, gayret gösterme, seyr-ü sülük ve mücahede ile ilgilidir. Ancak bütününün başlangıcı, kulun iradesi şartıyla tensibi ilahi iledir.
Fakat bazı özel zatlar, makamlar ve mertebelerin tensibi ve takdiri ani ve defidir. Makamları külli olup, füyuzatı geniştir. Burada kulun iradesinden ziyade kaderin bahşı ön plandadır. İşte peygamberlerin, sahabelerin ve mehdiyetin tarzları buna örenktir.
İşte Cenab-ı Hak; manevi terakki ve gelişmeye kimilerini peygamber, kimilerini sahabe, kimilerini tabiin, kimilerini alim, kimilerini zahid ve kimilerini de dünyevi makam, mevki ve saltanatla başlatır. İrademizin dışında başlangıçdaki mukadderatla ilgili tensipler bir ikramı ilahidir. Bu mukadderat ve ikram kulun iradesinin dışında tensip ve takdir edilmiş ise mesul ve sorumlu olmayız. Ancak başlangıçtan sonraki ve irademize taalluk eden inkişaf ve gelişmeler bizi mesul eder.
Başlangıçların farklı farklı olması, her bir mesleğin ve erbabının; imtihanının takvasının, cehdinin ve seyr-ü sülükünün de farklı olmasını icap ettirir. Bu da adaleti ilahiyenin tecellisidir..
Hiç kimseden takatinin üzerinde bir vazife ve imtihan beklenmemektedir. Allah herkese liyakatini ve layık olduğunu veriyor. Her meslek ve meşrep liyakata göre imtihana çekilip seyr-ü sülükten geçiriliyor.
Bu liyakatin hakkını verenlerin hepsi cennete gideceklerdir. Fakat başlangıçlar ve meslekler farklı olduğundan, ahirette makamları da farklı olacaktır. Dünyada imtihanlarının farklı olduğu gibi.
Demek ki; ani ve def'i gelişme işin başlangıcında ve bidayetinde Allah’ın bazılarına bir ikramı ve lutfudur. Bu Allah’a ait bir tensibtir. Sadece buna güvenmek ve intisap etmek bizi kurtaramaz. Buna ilave ettiklerimiz bizi kurtarabilir. Ancak irademizle ve mücahedemizle Cenab-ı Hakkın bu tensibine, ilave ettiğimiz ibadetler ve faziletler bizi kurtarabilir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Ruh, zamanla ve mekânla mukayyet değil." demişsiniz. Bu bağlamda ruh her yerde -kâinatta, gayb âleminde- hazır ve nazır olabilir mi?..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Ruha külliyet vererek o mânâ verilebilir, bu imkân dâhilindedir. Arş ve kürsiye vekâlet eden meleğin durumu buna şahittir.

Zaten ruh için insan bedeni küçük bir kâinat gibidir. Küçük âlemde bu vasfa sahip olan ruh, büyük âlemde de -biiznillah- sahip olabilir. Bunda herhangi bir tezat yoktur.

Lakin ruh, bu vasfı küllî iradenin bir tecellisi olarak kazanabiliyor; Allah'ın izni, iradesi ve kudreti ile bu nimete mazhar olabiliyor...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...