"O bir seyyare-i ruh, gayr-i sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-ı sabite. Sevabit hakaik, dane sünbülsüz olmaz..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Şu sırra faysal budur: O bir seyyare-i ruh, gayr-i sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-ı sabite. Sevabit hakaik, dane sünbülsüz olmaz. Fakat sabit hakikat, hem de seyyar tecelli bir çekirdek, bir çiçeğin ne zâtıdır, ne gayrı. Hakikat, hak mizanı Kur’an’dır, başka olmaz."(1)
Büyük zatların küfrü andıran bazı söz ve tavırlarını değerlendirirken dikkatli olmak gerekiyor. Onların imanına işaret eden yüzlerce alamet varken, küfrü andıran, ama tevili kabil bazı vasıflarına takılarak onlara kâfir demek Ehl-i sünnet terbiyesine ve metodolojisine yakışmaz.
Akis ile aks edeni karıştırmak ve "ikisi de aynıdır", demek, buna benzer. Ama, aynadaki görüntünün varlığı ve devamı, Güneş'e bağlıdır. Güneş olmasa, o ayna ve görüntü de yok olur. Allah’ın isim ve sıfatları, kâinat ve mevcudat aynasında parlak bir şekilde tecelli ile görünürler. Aynada görünen tecelli ile isim ve sıfatları ayrıdırlar. İkisini aynı kabul etmek olmaz. Mevcudat aynası ve içindeki isim ve sıfatların tecellisi, arızi, hâdis ve çok gölgelerden geçmiş zaif birer görüntüdürler. İsim ve sıfatlar ise, ezeli ve ebedi, hakiki sıfatlardır. Mevcudatın devamı ve manası, isim ve sıfatların kayyumiyeti iledir.
İşte İbn-i Arabi ve Hallacı Mansur gibi zatların inkâr ettiği, aynadaki görünen varlık mertebeleridir. İnkârını da ayna içindeki görüntüyü, görünen ile aynı sayması şeklinde olmuştur. Yani, mevcudat aynasında görünen, Allah’tan başkası değildir, demiş ve arızi ve hâdis olan eşyanın hakikatini inkâr etmiştir. "Her şey O'dur." demişler.
Ama bu zanna Allah’ın isim ve sıfatlarının, mevcudatta, şiddetli tecelli ve görünmesinden kinaye, işaretteki kuvvetten dolayı mevcudata "Hu" nazarı ile bakmış demek daha isabetli olur.
Mesela, nasıl ki, bir aynada Güneş şiddetli görünse, bu şiddetli görünmeye işaret olmak için "ayna, Güneş olmuş" denilir. Bunun gibi, kâinat aynasında Allah’ın isim ve sıfatları çok şiddetli tecelli ettiği için, İbn-i Arabi ve Hallacı Mansur gibi zatlar, bu kuvvetli işarete binaen, mahlukatı, "O" diye tarif etmişler. Yani, "heme ost", her şey odur demişler. Zaif ve hâdis olan mevcudatın varlık mertebesini yok saymışlar, hata etmişler.
İbn-i Arabi Hazretlerinin ruha ezeliyet vermesi bu kabildendir. Demek "bazen söz küfür görünse de sahibini kafir etmez" Elbette şeriati tatbik edenler, zahir-i şeriate göre hüküm verir. Ama bizim bu büyük zatlar ile ilgili konuşma ve değerlendirmelerimizde çok dikkatli olmalıyız. Onlara yakışmayan bazı sıfatları yakıştırmamamız lazımdır.
(1) bk. Asar-ı Bediyye, Lemeat, İttihad Yay., İstanbul 2002, s. 706.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Detaylı izah eder misiniz?
"O bir seyyare-i ruh, gayr-ı sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-i sabite."
Burada bahsedilen "O", kâinatta var olan bir şeyin özüne, belki de Allah'ın yaratma ve tecelli etme biçimine işaret ediyor.
Seyyare-i ruh: "Ruhani bir gezegen" veya "ruhsal bir gezgin" gibi düşünebiliriz. Bu, sabit olmayan, hareket halinde olan, sürekli değişen bir varlığı veya hali ifade eder.
Gayr-ı sabit tecelli: "Sabit olmayan tecelli" demektir. Tecelli, bir şeyin kendini göstermesi, açığa çıkması, görünür hale gelmesi demektir. Dolayısıyla, bu varlığın veya ilahi gücün kendini gösteriş biçimi sürekli değişiyor, an be an farklılaşıyor.
Tecelliyat-ı seyyal: "Akışkan tecelliler" veya "sürekli akan görünüşler" anlamına gelir. Bu, "gayr-ı sabit tecelli" ifadesini pekiştirerek, yaratılışın ve olayların sürekli bir değişim ve akış içinde olduğunu vurgular.
Ona olmuş hakikat-i sabite: Sürekli değişen, akış halinde olan bu tecelliler (görünüşler, yaratılışlar) bir araya gelerek, aslında sabit bir hakikati oluşturuyor. Yani, görünüşteki değişkenliğin ve akışkanlığın ardında, değişmeyen, temel bir gerçeklik yatıyor. Tıpkı bir nehrin suyu sürekli akarken, nehrin yatağının ve nehir olma hakikatinin sabit kalması gibi. Nehir suyu sabit olan nehir yatağına dayanıyor ve varlığını onunla devam ettiriyor nehir yatağı olmasa nehir suyu akıp gidemez.
Kâinattaki her şey, sürekli değişen, akıp giden bir görünüm (tecelli) içindedir. Ancak bu değişken görünüşlerin toplamı, aslında değişmez ve sabit bir gerçeği ifade eder. Bu, Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının, kâinattaki sürekli yenilenen yaratılışlarla kendini göstermesi ama o isim ve sıfatların kendisinin değişmez olmasıdır. Nehir yatağı İlahi isimler oluyor nehir yatağında akıp giden sular ise eşyanın zaman şeridinde sürekli akıp gitmesini temsil ediyor.
Sevabit hakaik, tane sünbülsüz olmaz. Fakat sabit hakikat, hem de seyyar tecelli; bir çekirdek bir çiçek.."
Sevabit hakaik, tane sünbülsüz olmaz: "Sabit gerçekler, tanesiz başak (sünbül) olmaz." demektir. Yani, her temel gerçekliğin (sabit hakikat) somut bir tezahürü, bir neticesi, bir göstergesi olması gerektiğini ifade eder. Bir tohum olmadan başak olamayacağı gibi, sabit bir gerçeklik de somut varlıklar ve olaylar olmadan kendini gösteremez demektir. Mesela Rezzak ismi sabit bir hakikat rızka muhtaç aç canlılarda tane ve sümbüller gibidir.
Bir çekirdek bir çiçek: En güzel somut örnek! Bir çekirdek, ağacın veya çiçeğin tüm potansiyelini, programını ve planını içeren sabit hakikattir. Çekirdeğin içinde, çiçeğin rengi, şekli, kokusu, ömrü gibi tüm bilgiler sabit bir şekilde kodlanmıştır. Ancak bu çekirdekten çıkan çiçek, sürekli bir değişim (büyüme, açma, solma) içinde olan bir seyyar tecellidir. Çekirdek sabitken, ondan çıkan çiçek değişken bir süreçtir. Ama çiçeğin kendisi, çekirdeğin sabit hakikatinin bir tezahürüdür.
Özetle değişmez ve temel olan gerçeklikler (çekirdek), sürekli değişen ve akışkan tecelliler (çiçek) yoluyla kendini gösterir ve var olur. Her sabit hakikat, somut bir tezahürü (sünbül veya çiçek) olmadan anlaşılamaz.
"Ne zâtîdir ne gayri. Hakikat hak mizanı, Kur'an'dır başka olmaz."
Ne zâtîdir ne gayri: "Ne zatına ait (kendi kendine var) ne de başkasına aittir." Bu ifade, bahsi geçen "sabit hakikatin" mahiyetinin sıradan kavramlarla açıklanamayacak kadar müteal olduğunu belirtir. Yani, bu hakikat ne kendiliğinden var olmuştur (mümkün varlık değildir), ne de başka bir şeye bağımlıdır. Bu, sadece ve sadece Allah'ın varlığına ve O'nun mutlak iradesine işaret eder. Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının "ne zatî" (kendiliğinden) ne de "gayri" (dışarıdan kazanılmış) olduğunu, aksine O'nun ezeli ve ebedi özünden kaynaklandığını anlatır. Bu konu çok derin ve ayrı bir ilm-i kelam konusudur.
Zati ve gayri hakkında Detaylı bilgi için linke tıklayınız: https://sorularlarisale.com/sifat-i-ayni-ve-sifat-i-gayri-ne-demektir
Hakikat hak mizanı, Kur'an'dır başka olmaz: "Hakikatin doğru ölçüsü, Kur'an'dır, başka bir şey olamaz." Bu cümle, tüm bu derin ve karmaşık hakikatleri anlama, tartma ve doğru yorumlama noktasında tek ve yegane kaynağın Kur'an-ı Kerim olduğunu vurgular.
İnsan aklının bu tür derin sırları tam olarak kavrayamayacağını, ancak Kur'an'ın rehberliğinde doğru yola ulaşılabileceğini belirtir. Kur'an, mutlak hakikatin kendisini ve yaratılıştaki sırları çözmek için ilahi bir kılavuzdur.