On Dördüncü Mektup neden telif edilmemiş? Bu mektubun konusu nedir; madem yazılmayacak neden başlık konulmuş?
Değerli Kardeşimiz;
ON DÖRDÜNCÜ MEKTUP NİYE YAZILMAMIŞ?
"Onuncu Şua namında, yazdığınız Fihriste'nin İkinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümid verdi ki: Risale-i Nur benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir bîçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said'leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur'un tekmil ve izahı ve haşiyelerle beyanı ve isbatı size tevdi' edilmiş tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki; bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım." (Kastamonu Lahikası, 35. Mektup)
"Sabri mektubunda, "İki-üç senedir Risale-i Nur, te'lif cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor" diye hikmetini soruyor. Bunun cevabı uzundur. Hem te'lif, ihtiyarımız dairesinde değil. Hem Risale-i Nur şakirdlerinin te'liften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbab ve ârızalar mâni' oldu." (bk. age., 96. Mektup)
YİRMİ BEŞİNCİ MEKTUP Fihristinde de bunu teyit eden şöyle bir cümle var:
"Sure-i Yâsin'in yirmi beş âyetine dair "Yirmi beş Nükte" olmak üzere rahmet-i İlahiyeden istenilmiş; fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır." (Mektubat, Fihrit, 25. Mektup)
On Dördüncü Mektub’da ise herhangi bir sebeb yazılmamıştır. Mektubat’ta yine şöyle bir cümle var:
"Sözlerin ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyizinde, fevkalme'mul kerametkârane bir teshilâta mazhar oluyoruz..." (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele)
Emirdağ Lahikası’nda da bu boş kalan yerlere ihtar-ı İlahi ile bazı risalelerin yerleştirilmesini şöyle anlatıyor:
"İhtar edilen ikinci nokta: Madem Arabîce altmış dörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektub ve Otuz İkinci Mektub ve Otuz İkinci Lem'alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said'in en mühim eseri ve Risale-i Nur'un fatihası, Arabî ve matbu' olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, Otuzuncu Mektub olacak ve olmuş. Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemaat Risalesi, Otuz İkinci Lem'a olması ve Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz Üçüncü Lem'a olması ihtar edildi."
"Hem Meyve On birinci Şua' olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de On İkinci Şua ve hapiste ve sonra Küçük Mektublar Mecmuası On Üçüncü Şua olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir." (Emirdağ Lahikası-1, 20. Mektup)
Bu örnek parçalarda da görüldüğü gibi, Üstad'ımız Risale-i Nur mesleğini şahsına bağlamamış. Çok yerlerde ifade ettiği gibi, şahs-ı manevi ile hareket ediyor. Telifte de gerek Lahika Risalesinde, gerek müdafaalarda, gerekse Fihrist Risalesi’nin ikinci cildinde, ağabeylerin yazdıklarını Külliyata idhal etmiştir. Zübeyir Ağabeyin Konferansı gibi bazı ağabeylerin takriz, şiir ve mektublarını da Risalelerin arkalarına ilave etmiş ve böylece telifi de sadece şahsına münhasır bırakmamış, şahs-ı maneviye maletmiştir.
Aşağıda Kastamonu Lahikası’ndan alacağımız parçada da Üstad'ımız, kendisinden sonrası için de bu hizmetin devamını bu şahs-ı maneviye tevdi ederek geniş selahiyetler vermiştir. Yalnız Risale-i Nur’u “gazete gibi okumayınız” ihtarıyla da bizi dikkate davet etmektedir. Talebelerine verdiği bu selahiyetin nasıl kullanılacağını da hemen arkasında şöyle ifade etmiştir:
"Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir." (Kastamonu Lahikası, 35. Mektup)
Çünkü bu ve benzeri ifadelerden bazıları, kendilerine fetva çıkararak münferid olarak tekmil, tahşiye, telif, tashih gibi işlere teşebbüs ediyorlar. Risale-i Nur’u dikkatli okumayanlar, ekseriyetle böyle hatalara düşüyorlar. Üstad'ımız “şakirdlerin şahs-ı manevisi” deyip geçebilirdi. Ama “şakirdlerden evvel “samimi, halis” sıfatlarını eklemiş. “şahs-ı manevi”den evvel de “heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden” cümlesini de eklemiş. Bu kelimeleri muhakkak bir hikmete binaen yazmıştır.
İşte gazete gibi okuyanlar, bu noktaları atlıyorlar maalesef.
Münferid çıkışlar, bir şahs-ı manevi hareketi olan Nur Mesleğine muhalif olduğu gibi, Üstad'ımızın ifadelerine de muvafık değildir. Şimdi Üstad'ımızı dinleyelim:
"Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talim ile belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci mektubları te'lif ile ve Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir." (bk. age., a.y)
Buna benzer bir ifadesi de Sure-i Rahman’ın tefsiri hakkındadır:
“Hem Risale-i Nur bu zamanda bir taun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini ibtal etmek için cinnî ve ruhanîlerin vücudlarını kat'î hüccetler ile isbat etmeye çalışmış, bu meseleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşâallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sure-i Rahman'ı tefsir edip bu meseleyi de halleder.” (Şualar, On Üçüncü Şua, s. 338)
Burada da “bir şakirdi” kelimesinden ferdî teşebbüse bir fetva anlaşılabilir. Fakat Üstad'ımız bile telif ettiği risaleler için talebelerine defaatle “Nasıl anlaşıldığı” ve “İçinde zararlı bir şey var mı?” diye sualler sormuştur:
"Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, "Gördüğüm hakikat acaba hakikat mıdır?" diye sormuyorum. Belki "Hakikata açılan yol, acaba umuma yol olabilir mi?" diye soruyorum. Çünki, umumun telakkisini sizin kadar bilmiyorum." (Barla Lahikası, 210. Mektup)
"...Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? ..." (Mektubat, Altıncı Mektup)
"Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakaik-i İlahiyeden ve imaniyeden bahsetmiş ise, alâküllihal bir kısım mesaili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduğum halde- sû'-i tesir ve aks-ül amel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i Rabbaniye olduğu bizce muhakkaktır." (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele)
Yani Bediüzzaman gibi bir zat, inayet ve tevfik ve ilhamla telif ettiği eserler hakkında talebelerinden fikir ve kanaat soruyorsa, herhangi birisi kesbî ilmiyle Külliyatı şerh ve izah ve tahkik ettim deyip ortaya çıkıyorsa ne olacak?
Kanaatimizce kıyamete kadar böyle çıkışlar eksik olmayacak. Mihenk nedir: Nur Cemaatinin tasvib edip etmeyişi. Delilimiz nedir: “Bir fikre davet cumhur-u ülemanın kabulüne vabestedir.” Yani Nur talebeleri umumen kabul görürlerse o işin doğruluğuna delildir. Aslında buna da gerek yoktur. Çünkü Üstad'ımızın haber verdiği gibi bir Nur şakirdi veya şakirdleri böyle bir şey yaparlarsa, o zemin ve zaman içindekilerin vicdanları onu kabullenir.
NETİCE İTİBARİYLE:
Risale-i Nur hizmeti, Üstad'ımızın vefatıyla bitmediği gibi samimi, halis, sadık ve tam tesanüd sıfatlarına malik talebelerinin şahs-ı manevisiyle de devam edecektir. Çünkü:
“Şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil.” mealinde Külliyat'ta en az 10 cümle var. Sebebi ise Yirminci İhlas Lem’asında şöyle izah ediliyor:
"Ehl-i dalalet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlub düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müdhiş şahs-ı manevî-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek." (Lem'alar, Yirminci Lem'a, -Dokuz Emir)
Barla Lahikasında da aşağıdaki cümle var:
“O cevabı, bundan evvel dört suale cevab ve mugayyebat-ı hamseye dair Sabri Efendi ve Hâfız Ali'nin suallerine dair kısa cevabı, Hüsrev ile beraber okuyunuz. Münasib görürseniz üçü birden, ya On Altıncı Lem'a veya yazılmayan On Dördüncü Mektub makamına kaim edilsin.” (Barla Lahikası, 272. Mektup)
Demiş ama o bahisler On Altıncı Lem’anın arkasına yazılmış, On Dördüncü Mektup yine boş kalmış.
Elhasıl: Telif edilmeyen kısımların telif edilmeme nedeni hakkında Üstad'ımızın özel ve ayrıca bir izahı yoksa ne denilse yorumdan öteye geçmez.
Risalelerin ekseriyetle ilhamla yazıldığını Üstad'ımız eserlerinde sık sık ifade etmiştir. Dolayısı ile Üstad'ımız bazı kısımları istediği halde yazamamış veya yazdırılmamıştır. "İleride yazdırılır." diye beklenmiş ama yazdırılmadığı için boş kalmıştır.
On Dördüncü Mektup'un niye telif edilmediğine dair Külliyat'ta herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak şu var ki, bunun gibi hiç yazılmamış veya yarım kalmış olan eserler için Üstad'ımız genellikle, "yazdırılmadı" diyerek bunların ilham sonucu yazdırıldığını, ilham kesilince de yarım kaldığını ifade etmektedir.
Üstad'ın şu ifadelerine bakalım:
"Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, âni ve def’î olarak ihsan edilmiş." (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele)
İlave bilgi için tıklayınız:
- Risale-i Nur'un Basım ve Yazımı.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü