"Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve batın duygularla tadıp anlamak makamında şükür ve sena vazifesini edaya başladılar." İzah eder misiniz? Zâhir ve bâtın duygular ve sofralarından maksad nedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Zâhir ve bâtın duygular hakkında çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır. Bunların tamamından çıkan ortak mâna, ruhumuzun dış âlemle temas kurarak icraat yapan hisleri için zâhir duygular (havass-ı zâhire), kendi iç âlemimizde icraat yapanlarına ise bâtın duygular (havass-ı bâtına) denilmektedir.

“Tadıp anlamak” ifadesinde geçen “tatma” işi zâhir duygulara, “anlama” ise bâtın duygulara bir misal olarak verilmiştir. Sadece tatmak fakat düşünmemek, anlamamak insanı şükre götürmez; nefsin o lezzetle keyiflenmesine hizmet etmekten öteye geçemez. O takdirde, yenilen şey de o şahsın nazarında “nimet” olma özelliğini kaybeder, sadece lezzetli ve faydalı bir gıda” olmakla kalır.

Hâlbuki o gıda nimet olarak düşünülebilse, Üstad'ın ifade ettiği gibi, nimetten in’ama (ikram ve ihsana) geçilecek ve Mün’im (nimeti veren) bulunacaktır.

“Ni’metten in’âma geçsen Mün’im’i bulursun.” (Sözler, On Yedinci Söz)

İnsan, bir nimetten zevk ve lezzet almasına yardım edecek göz, kulak, dil gibi zâhir duygular yanında; kalp, akıl, hayal, vicdan gibi bâtınî hâsiyetlere de sahiptir. Sadece zâhirle iktifa etmek insanî olmaktan uzak bir haldir.

Üstad'ın şu ifadeleri bu noktada hem bir teşvik, hem de bir ikaz ve tehdit mânâsı taşırlar:

“Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak. Kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” (Mesnevî-i Nuriye, Zühre, On Dördüncü Nota)

İnsanın diğer bir vazifesi de şükür ve sena’dır. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hak şu yeryüzünü bir sofra-ı nimet yapmış ve rahmet hazinelerinin harika eserleri ile bu sofrayı donatmıştır. İnsanı ise bu sofranın en gözde misafiri yapıp, bu sofradan istifade edebilmesi için lüzumlu olan zâhirî ve bâtınî duygular ve cihazlarla teçhiz etmiştir.

İşte insanın bu makamdaki vazifesi, kendisine verilen maddî ve manevî duygularla bu yeryüzü sofrasındaki nimetleri tatmak, şükür ve sena vazifesini eda etmektir.

Şükrün, sebeb-i hilkat-i âlem olduğu hakikatine Üstadımız Mektubat’ında şöyle işaret etmektedir:

“Evet, Kur’an-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de Kur’an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilatı şükrü intaç edecek bir surette, her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür." (Devamı için bakınız: Yirmi Sekizinci Mektup, Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...