Üstad, Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesini nasıl karşılamıştır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri Sultan Abdülhamid Han'a her zaman dua etmiş ve hayırla yâd etmiştir. Onun tahttan indirilmesi hususunda en ufak bir beyanatı veya teşebbüsatı olmamıştır. Fakat hakikat namına ve hak hesabına etrafındaki halk ile âdeta demirden duvar ören kişilerin istibdadını tenkit etmiştir. Mesela;

1907’de İstanbul’a gelen Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilanından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid’i, “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî” diye vasıflandırmaktadır.

1909 Mart’ında kaleme aldığı bir makalede ise ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır:

Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarfet. Ta ki, bi’atın manası gerçekleşsin. Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldız’ı da mahbûb-ı kulûb eyle. Zebaniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doldur; Yıldız’ı Dârül-Fünûn gibi yap.”

Sultan Abdülhamid'e yönlendirilen tokadın haksız olduğunu ise şöyle ifade etmektedir:

"Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın, yani Abdülhamid’in yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;

'Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten."
(Lem'alar, Yirmi İkinci Lem'a)

Üstad Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid'in istibdadını mecburen uyguladığını da şöyle ifade eder:

"Sultan Abdülhamid'in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur?" (Münazarat)

Bediüzzaman Sultan Abdülhamid’in Hürriyeti kansız kabul ettiği için, büyük bir şefkat misali gösterdiğini “Hüsn-ü niyeti gösterir bir şefkatle, Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi...” (bk. Asar-ı Bediiyye, MAKALE-12: DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVADIR, s. 514.) ifadeleriyle ortaya koyar.

Biz cevaplarımızda hep şunu ifade etmeye çalışıyoruz; ifrat ve tefrit iyi değildir. Bu II. Abdulhamit Han meselesi, son zamanlarda öyle bir pompalanıyor ki, sanki bir padişah değil de bir nebi imiş muamelesi görüyor.

Abdulhamid Han’ı tenkit edenler ve onun siyasetini beğenmeyenler ya İngiliz ajanı olmakla ya hain olmakla ya da deli olmakla itham ediliyor. Böyle bir bakış açısı ifrattır ve yanlıştır. İslam tarihinde dört halife döneminin dışında her dönem tenkide medar olabilir. Bunun yoldan çıkmışlıkla bir ilgisi bulunmuyor.

Mehmet Akif, Elmalı Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Efendi gibi birçok âlim ve aydın, Abdulhamid Han’ın dönemini tenkit etmişlerdir ve etmeleri de haklarıdır. Her tenkit edeni küfür, dalalet ve ajanlıkla itham etmek, ayrı bir sapkınlık ve hakkatı çarpıtmaktır.

Biz Abdulhamid Han’ı kamet-i kıymeti kadar sever ve sayarız, olduğundan fazla gösterip ona masumiyet vermeyi ise, doğru görmüyoruz.

Üstad'ımızın, o dönemlerde darbe ve ihtilalleri elinden geldiği kadar önlemeye çalıştığı aşikâr iken, Abdulhamid Han’ı hal' etmeyi istemekle yani tahttan indirmeye çalışmakla itham etmek, en hafif tabiri ile bir iftiradır.

Yalnız şunu açık bir şekilde ifade edebiliriz: Üstadımız o dönemde ve her dönemde, meşrutiyeti (daha sonra cumhuriyet oldu) bir kurtuluş yolu olarak görüyordu. Dolayısı ile saltanat ve tek adam rejimine şiddetle karşı çıkıyordu. Bunun gizli kapaklı bir tarafı yok. Münazarat, Sünahat gibi küçük, ama harika risalelerinde bu durum, açık bir şekilde sebepleri ile izah edilmektedir.

Şayet bu şaşkın güruh, Üstadımızın saltanatın aleyhinde meşrutiyetin lehindeki ifadelerini bir kanıt olarak takdim ediyorlarsa, maaliftihar Üstadımız bir Cumhuriyet savunucusu idi. Nur talebeleri bunu asla gizlemez de saklamaz da. Öyle ki iki meşrutiyet denemesi de Abdulhamid Han döneminde gerçekleşmiştir.

Üstadımız Abdulhamit Han dönemini "zayıf istibdat", Mustafa Kemal dönemini ise "şiddetli istibdat" dönemi olarak tasvib ediyor. Elhak bu tasvir yerden göğe kadar haklıdır.

"Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid'den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!" (Divan-ı Harb-i Örfî, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi.)

Üstad Hazretleri bu ifadelerinde; Abdulhamid’i hürriyet namına deviren zihniyetin, daha keskin ve şiddetli bir müstebit olduğunu ifade ediyor. Bunların gayesi hürriyeti elde etmek değil, komitecilik namına istibdat etmek imiş.

Hakiki hürriyet adına yapılan bu tenkidi, "sabık istibdat rejimini istiyor" şeklinde manüple etmek, ancak hakikate düşman olanların işi olabilir. Demek o dönemde Üstad Hazretlerinin bu ifadelerini çarpıtan bir komite bulunuyormuş ki, Üstad Hazretleri bu ikazı, yani yarım suali ifade etme ihtiyacı duymuş.

Yani Abdulhamid Han dönemi zayıf istibdat, onu deviren İttihat Terakki ve devamı hükmünde olan yeni rejim dönemi de şiddetli istibdat dönemidir. Öyle olduğu zaten daha sonra tahakkuk etmiştir. Yeni rejimin 1950’ye kadar tam bir diktatörlük ve şeflik dönemi olması meseleyi ispata yeterlidir.

Maalesef muhafazakâr camia ve siyasal İslamcılar, Osmanlının son dönemindeki hâdiseleri iyi okuyamıyorlar. Ekseriyetle ya Yahudi tezgâhı ya da karanlık güçlerin işi deyip, meselenin siyasi, içtimaî, ekonomi ve eğitim boyutlarını göremiyorlar.

Meşrutiyeti böyle yorumlayan bu zihniyet ile Üstadımızı anlamaları mümkün görülmüyor. Oysa İslam âleminin fakir, sefil ve geri kalmasının tek nedeni demokrasiye geçilememesidir. Halen özünde istibdatı saklayan saltanatı savunanlar bulunabiliyor.

Oysa Üstad'ımız istibdadı ne güzel tarif ediyor:

"İstibdad tahakkümdür.
Muamele-i keyfiyedir.
Kuvvete istinad ile cebirdir.
Rey'-i vahiddir.
Sû-i istimalata gayet müsaid bir zemindir.
Zulmün temelidir.
İnsaniyetin mahîsidir."

"Sefalet derelerinin esfel-i sâfilinine insanı tekerlendiren ve Âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefalete düşürttüren ve ağraz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hatta her şeye sirayet ile zehirini atan, o derece ihtilafatı beyn-el İslâm îkâ' edip (Mutezile, Cebrî, Mürcie) gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden istibdaddır."

"Evet, taklîdin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfiza, Mutezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir." (Münazarat.)

Üstad'ımız meşrutiyeti yani demokrasiyi ise şöyle tarif ediyor:

"İşte Meşrutiyet; ﻭَﺷَﺎﻭِﺭْﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻣْﺮِ ٭ ﻭَﺍَﻣْﺮُﻫُﻢْ ﺷُﻮﺭَﻯ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir.

Ve meşveret-i şer'iyyedir.
O vücûd-u nûranînin kuvvete bedel, hayatı haktır.
Kalbi, mârifettir. Lisanı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
Evet, Meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz.
Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz.
Bütün eşvâk ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. Uyku bes... Siz de uyanınız!..
İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz.
İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tâli'ini açacaktır.
Size müjde! Bizim devleti ömr-ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekasıyla ibka edecek. Siz daha me'yus olmayınız..."
(bk. age.)

Son söz olarak yaşasın meşrutiyet ve hürriyet, kahrolsun istibdat diyoruz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ VE SULTÂN II. ABDÜLHAMİD DÜŞMAN MIYDI?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 4.724
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...