"Ve keza, Kur’ân-ı Kerim'in bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddit sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahz edebilir." Burayı bir kaç cümle ile biraz açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın her isminin azami tecelli ve mertebesinden süzülüp gelen bir kitap olduğu için, sair kelamlardan daha üstün ve daha geniş bir İlahi kelamıdır. Diğer kelamlar bir ismin ya da isimlerin özel makamlarından hasıl olan kelamlar olmasından Kur’an gibi külliyet kazanamıyorlar.

Mesela, Hazreti İsa’da (as) Allah’ın kudret sıfatı galip olduğu için, diğer isimler ona tabi oluyor. Kelam da bu ismin şekline göre geliyor. Ama Hazreti Peygamber Efendimiz (asv) ism-i azama mazhar olduğundan, her ismin azami tecellisine mazhar oluyor. Kelam da bu mazhariyete uygun olarak tecelli ediyor. Allah’ın her bir ismi Kur’an sahnesinde en haşmetli ve en kapsamlı bir perdede kendisini sahneliyor. Bu mana sair kelamlarda yok. Yani Tevrat, İncil, Zebur ve diğer sahifeler bu noktada Kur’an gibi değillerdir.

Kur’an’ın her ismin en azam noktasından süzülüp gelmesi ise isme değil, ismin tecellisine mazhar olan muhatabın kabiliyetine bakıyor. Kainatta basitten mükemmele doğru işleyen tekamül kanunu hükmettiği için, insanlık da basitten mükemmele doğru tekamül ve terakki ediyor. Nasıl bir insan bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık sürecinden geçip gidiyor ise, aynı süreci insanlık da toplum olarak takip ediyor. Bu sebeple insanlığın hitaba kabiliyetleri her dönemde farklılık arz eder.

Hazreti Adem (as) ‘in dönemi insanlığın en basit ve ilkel dönemi olduğu için, Allah onlara hitap ederken, basit ve az bir söz ile konuşur. Temsilde hata olmasın, Annenin bebeği ile çat pat konuşması gibi. Bu konuşma derecesi insanlığın tekamülüne uygun olarak sürekli terakki ile değişir. İnsanlığın en mükemmel hitaba kabil olduğu dönem Hazreti Muhammed (sas) Efendimizin dönemidir. Bu sebeple Kur’an kelamlar içinde en geniş ve en kapsamlı bir kelamdır. Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)'in manevi azameti, ümmetinin kemale ermiş olması, hitabı ve muhataplığı da külliyete çıkarmıştır.

Allah’ın kelamında ve hitabında hususiyet ve umumiyet noktasında çok makam ve mertebeler vardır. Allah’ın cansız varlıklardan tut ta insanlara kadar her taife ile bir konuşması vardır. Ama bu konuşmaların derece ve mertebeleri muhteliftir. Kimisi hususi, kimisi umumi, kimisi bir ismin gölgesinde ve kimisi de bir çok ismin gölgesinde Allah’ın kelamına mazhar oluyor. İşte bu muhtelif konuşmalar içinde en azami ve küllisi ve bütün isimlerin azami tecellisini yansıtan Kur'an dır.

Kur’an, böyle geniş ve azametli bir perdeden hitap ettiği için, mizaç ve meşrebi farklı bütün alim ve evliyalar Kur’an çatısı altında toplanabilmişlerdir. Şayet Kur’an çatıyı daraltıp sadece bir mizaca ya da meşrebe göre hitap etse idi, sair mizaç ve meşrepler ondan istifade edemezdi ve rehberlik vazifesini bihakkın ifa edemezdi. Tıpkı tıp fakültesinde tarih okunamaması gibi. Kur’an öyle ali ve yüksek bir mektep ki, her branştan talebeler onun rahle-i tedrisinden istifade edebilir. Bir tasavvuf evliyası olan İbn-i Arabi onun şakirdi olabildiği gibi ilm-i kelam ve felsefenin bir tilmizi olan Fahrettin Razi de onun şakirdi olup ondan istifade edebilir.

Bir hastane sadece kanser olanlara hizmet veriyoruz dese, diğer hastalar bu hastaneden istifade edemez. Yani hastane hususileşmiş demektir. Her hastalığa hitap eden cihazlarla mücehhez külli ve kapsamlı bir hastane bütün hastalara şifayab olup, hepsini davet ederek kabul edebilir. İşte Kur’an bütün manev hastalıklara hitap eden külli ve kapsamlı bir şifa hastanesi gibidir. Hususi ve belli hastalıklara hitap etmiyor, bütün hastalıkların devasını camidir.

Özet olarak, Kur’an bütün hastalara şifa veren külli bir hastane olduğu gibi, aynı zamanda mizaç ve meslekleri farklı olan alim ve evliyaları tedris eden ali ve yüksek bir tekke veya medresedir. Bu külliyetini de isimlerin azami tecelli etmesinden alıyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...