Block title
Block content

"Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir... Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir." İzah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanda binlerce latifeler ve duygular vardır. Akıl, bunlardan sadece biridir. Bir zikirden yalnız akıl istifade etmez, diğer bütün duygular istifade ederler. Ancak aklın istifade etmesi, diğer duyguların istifade etmesinden farklıdır. Akıl, istifade ettiğinin farkındadır.

Ayrıca diğer bazı duyguların istifadesinde de akıl haberdar olabildiği için onları da hissedebiliyoruz. Ancak diğer dugularımızın istifadesinde haberimiz olmuyor. Haberimizin olmaması, o duyguların, zikirlerden faydalanmadığı anlamına gelmez.

Bu konuyu izah için şu örnek verilebilir. Yediğimiz herhangi bir gıdanın tadından, kokusunundan, ve renginden, akıl farkında olduğu için istifade ediyoruz. ve istifade ettiğimizin farkında oluyoruz. Ancak, aynı gıdaladan hücrelerimizin nasıl faydalandığını hissetmiyoruz, farkında değiliz. Farkında olmamamız, hücrelerin nasipsiz kaldığı anlamına gelmez.

Okunan herhangi bir ayetin anlamını bilmediğimiz halde etkileniyoruz, dugularımız galeyana geliyor. Sefih bir ortamdan geçerken de aynı durumu yaşıyoruz. Gözlerimizi haramdan sakındığımız halde dugularımızın kirlendiğini anlıyoruz. Demek farkında olmadan etkileniyoruz.

Elhasıl, Üstad'ın dediği gibi;

"Hem imân yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder."(1)

Zikir, Allah’ı hatırlamak demektir.

Namaz için abdest alırken, camiye doğru giderken, namaz kılarken ve duâ ederken hep Allah’ı hatırlamış oluruz. Öte yandan, günlük işlerimizi İslâmın esaslarına göre yürütme konusunda hassasiyet gösterirken de yine zikir üzere bulunuruz. Yemeğe başlarken Bismillah demek, sonunda Allah’a hamdetmek, karşımıza çıkan bir haramdan yüz çevirmek, konuşurken dedikodudan uzak kalmaya dikkat etmek de ayrı birer zikirdirler. Kısacası, Allah’ı hatırlatan her şey zikirdir. Tefekkür de büyük bir zikirdir. Allah’ın mu’cize eserlerini tefekkür etmek, onlara İlâhî isimlerin tecellileri olarak nazar etmek çok önemli bir zikirdir.

Bütün bunlar aklımızı kullanarak, irademizi hayra yönlendirerek yaptığımız zikirlerdir. Bunlar, “kalb ve aklın şuuruna bağlıdır.”

“Bir kısmı da şuursuz, yâni şuurlara tâbi değildir. مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُ husûle gelir.”

Bu konuda Yirmi Altıncı Mektup’tan bir nakil yapmamız kâfi gelecektir:

“Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder."

"Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor.  ...”

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.
(2) bk. age.

- "Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır..." Harama nazar, günah işleme gibi menfi hareketler için de geçerli midir bu kaide? Mesela zalimler günahtan zevk alıyorlar vs...

"Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?"

"Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar." (1)

İnsandaki hissiyatların aksamı farklı farklıdır. Bir kısmı nebati, bir kısmı hayvani, bir kısmı insani, bir kısmı nurani ve ulvidir. İnsani ve nurani olan kısmı İslam terbiyesi ile inkişaf edip gelişir. Şayet İslam terbiyesi ile terbiye olunmazlar ise, zayıf ve köksüz kalıp, nebati ve hayvani duyguların dalgasında belli belirsiz savrulup giderler.

Nebati ve hayvani hissiyatların genel özelliği; akibeti düşünmezler. Lezzet ve zevklere tapar derecesinde müpteladırlar. Bu gibi nebati ve hayvani hissiyatlar insanın akıl ve kalp gibi yüksek ve ulvi hissiyatlarını susturup, insanlık vazifelerinden geri bırakıyorlar, kulluk vazifelerinden ödün verdiriyorlar.

İnsanın en zayıf damarı bu nebati ve hayvani hissiyatlardır. Bu hissiyatlar bir insanda galebe çalarsa, dinin emirleri ile de karşı karşıya gelirse, bu insan dinin emirlerini değil, hissiyatını dinler. Mesela; Allah, orucu emreder. İnsanda hayvani hissiyat galip ise, yemeği tercih eder. İşte insandaki bu nebati ve hayvani hazlar, insanı dalaletin karanlık sularına çekebiliyor.

Nefis ve kör hissiyat, bir dirhem hazır lezzeti, gelecekteki tonlarca lezzete tercih eder. Bu gibi nebati ve hayvani hissiyatlar, insanın akıl ve kalp gibi insani ve nurani hissiyatlarını susturup, insanlık vazifelerinden geri bırakıyorlar.

Evet nefis, heva ve vehim; sadece hazır anını düşünür, geleceği ve sonunu göremez ve düşünemez, bir cihetle hayvan gibidir. Nasıl hayvanda akıl ve basiret olmadığı için, geleceği göremez, her şeyi bulunduğu andır. Aynı şekilde insandaki nefis, heva ve vehim gibi cihazlar da, geleceği ve neticeyi düşünmez, her şeyi bulunduğu an bilir.

Mesela nefis, heva ve vehme denilse, sen şu hazır bir gram lezzeti terk et, sana bir yıl sonra tonlarca lezzetler verilecek. Nefis ve vehim o bir gram hazır lezzeti bir yıl sonra verilecek tonlarca lezzete tercih eder. Zira nefis bir yıl sonrasını düşünüp, muhakeme edemiyor. O sadece bulunduğu anı düşünüyor.

Durum ceza noktasında da aynıdır. Nefis ve vehme denilse, şimdi sana bir tokat atacağız; ama bu tokata mukabil bir hafta sonraki büyük bir azaptan kurtulacaksın. Nefis ve heva hazır bir tokata razı olmaz. Çünkü o tokadı hemen ve peşinen yiyecek. Halbuki bir tokada bedel bir hafta sonra büyük bir azaptan kurutulacak; ama bunu göremiyor ve bilemiyor.

Özet olarak, ekser kafirler lakaytlık ve umursamazlık olan ademi kabul dairesinde bulunduklarından, düşünmeden yaşıyorlar ve küfr-ü mutlaktakiler gibi hayatları harap olmuyor. Sefahatten gelen menhus lezzetle hislerine mağlup olup, akıllarını uyutuyorlar. His ve hevesin hakimiyeti, aklın mizanlarını dinlemiyor. His ve heveslerine mağlup olarak yaşıyorlar. 

Aklı tatil ettiklerinden, düşünce ufukları kısırlaşıyor. Geçmişi ve geleceği düşünmeden, anlık yaşıyorlar. Gençlik, şöhret, imkan ve saltanat bir müddet onların zevk ve menfaatlerine kuvvet veriyor. İmandan gelen zevk ve lezzeti idrak edemediklerinden, mukayese imkanı bulamıyorlar. Mevcut hayatı ideal zannediyorlar. Dünyanın ve hayatın zor ve ağır şartları başka şeyleri düşünmeye fırsat ve imkan bırakmıyor vs.

Zalimlerin günahtan zevk alması, nebati ve hayvani yönünün insani yönünü esir alıp işlevsiz bırakmasından dolayıdır. Böyleleri bir cihetle hayvanileşiyorlar. İşlenen günah ve zulümler insanın latifelerini öldürür ya da dumura uğratıp köreltebilir.

(1) bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...