"Âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için, nefs-i emmârenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ben bir zaman enãniyetini bırakmış ve nefs-i emmâresi kalmamış büyük evliyadan şiddetli bir surette nefs-i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat'î bildim ki, âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için, nefs-i emmârenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder. İşte o büyük evliyalar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikâyet ederler."(On Üçüncü Şua)

Allah, insanın mahiyetine nihayetsiz terakki ve tedenni edecek istidad vermiştir. İnsanın vazifesi ise; bu terakki yolunda istidadlarını nemalandırıp inkişaf ettirmektir. Bu inkişaf ise, mücadele ve mücahede ile mümkündür. Bu yüzden Allah, insana nefis, heva, şeytan, vehim gibi düşmanları musallat etmiştir. İnsan bu düşmanlar ile mücadele ettikçe, mahiyetindeki istidadlar inkişaf eder, istidadlar inkişaf ettikçe de manen terakki ve tekemmül eder.

İşte bu terakki ve tekemmülün devamı için, nefis birtakım ağır riyazet usulleri ile öldürülmüş olsa bile, Allah, nefsin vazifesini görecek yeni düşmanları insana musallat ediyor. Ta ki terakki ve tekemmül yolu açılsın ve devam etsin. Nefislerini tamamen öldürüp ıslah etmiş büyük zatların, nefisten şikâyet etmeleri bundandır.

Nefs-i emmare, insana daima kötülüğü emreder. İnsan kemâle erdikçe nefsini önce kötülemeye başlar, daha sonra onun sözünü dinlemez hale gelir ve en sonunda o nefis “marziyye” makamına çıkmakla Allah’ın razı olduğu ulvî bir keyfiyete bürünür.

İnsan bu makama erdikten sonra terakkisi duracak mı? Onu meleklerden ayıran bu en ehemmiyetli vasıf tamamen kayıp mı olacak? Üstad’ın şu tahlili bu suale harika bir cevaptır.

“Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren, bir manevî nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler.”(Kastamonu Lâhikası)

Hakikate göre mecaz çok zayıftır, Mecazî nefiste ise tam aksi bir durum söz konusudur. “Daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame ettiren” tâbirleri bu gölge nefsin, nefs-i emmareyi bazen çok gerilerde bıraktığını ifade ediyor.

Nefis, salih bir mü’mine kumar oynamayı hoş gösteremiyor, içkiyi emredemiyor, ‘namaz kılma’ diyemiyor. Demek ki, bu hususlarda nefs-i emare susturulmuştur. Fakat bu mü’min, dünyanın fâni olduğunu çok iyi bildiği ve mü’minlerin kardeş olduklarına inandığı halde, bir mü’min kardeşinin eline geçen fâni bir makamı yahut menfaati kıskanmaktan kendini alamıyor. Kıskançlık damarı hükmetti mi, iç âlemi altüst oluyor, huzuru kaybolup gidiyor.

İşte bu kıskançlık damarı hakikî mânâsıyla olmasa bile hayal mertebesiyle kâmil insanlarda da bazen kendini gösterebilir. Böyle bir hâl o ince ruhu feverana getirir: “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum? Yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. Ve bu hissi, iç âleminden söküp atmak için nefsine cezalar verir, ibadetlerini, dua ve niyazlarını artırdıkça artırır. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur. İşte o büyük zatların, bu süflî hislerin gölgelerine bir an için de olsa kapılmalarını Üstad Bediüzzaman mecazî nefs-i emmare ile izah ediyor ve bunu bizde hükmeden hakikî nefs-i emmareyle karıştırmayalım diye de şu hatırlatmayı yapıyor:

“Bu zatlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.” (Mektûbat)

Nefsin âsaba devretmesi ise; nefsin vazifesini başka bir cihaz-ı maddînin devralması olarak anlayabiliriz. Bunun keyfiyet ve mahiyetini bilemememiz mühim değildir; zira eserlerinden anlaşılıyor. Tıpkı ruhun mahiyetini bilemememize rağmen, varlığını çok iyi bilmemiz gibi.. Âsab ve damarları, nefis gibi kesif olan bedenin, cismanî arzu ve istekleri olarak anlayabiliriz. Üstad'ın heves, damar, âsab, tabiat ve hissiyat halitası tabiri maksada işaret eder. Yani insan mahiyetinde bulunan cismanî bazı âza ve cihazların karışımından hâsıl olan mecazî bir nefis demektir. Bu mecazî nefsi teşkil eden esas unsurlar, insanın arzu ve istekleri, bedenin sinir ve damarları, tenperverlik buna misal olarak verilebilir.

Tabiat ve hissiyat denilen şey ise; insanın yaratılıştan gelen meyil ve duygularıdır. İşte Allah, hikmeti muktezası, insanın manen terakki ve tekemmül etmesi için insana “mecazî nefs-i emmare”yi musallat ediyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...