"Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstat Hazretleri bu Nota’da marifetullahın delillerini sayarken bir kısmının su gibi, bir kısmının hava gibi, bir kısmının ise nur gibi olduğunu ifade eder. Her üçünün ortak noktası "el ile tutulmamaları"dır. Burada elin tutmasından maksat aklın kavraması, aklî delillerin iman etmeye kâfi gelmesidir. Eğer öyle olsaydı, Kur’ân’ın o mucize beyanlarına ve Allah Resulünün (asm.) harika izahlarına karşı herkesin iman etmesi gerekirdi. Demek ki, iman esas olarak kalp meselesidir. Kalbin iman etmesi için getirilen deliller su gibi aşikâr da olsalar yine de bazı vehimler, zanlar, batıl inançlar o delili perdeleyebilmekte ve kişinin iman etmesine engel olabilmektedir.

İnsanın kalp gözüyle, basiret nazarıyla rahatlıkla gördüğü ve inandığı birçok hakikat vardır ki, sadece akıl ile yürüyen kişiler onlara ulaşamazlar.

Basiret; “Kalp gözünün açık olması”, “ idrak etme, bir şeyin iç yüzüne vakıf olma” gibi manalara gelmektedir.

Basiret; "Hakikati kalple hissedip anlamak" demektir.

Basiret kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de “görme” yanında; “hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, hakikati yanlıştan ayırma kabiliyeti” manalarında kullanılmış; manevi körlüğün veya dalaletin zıddı olarak gösterilmiştir.

Seyyid Şerif Cürcani, basireti şöyle tarif eder: "Kutsî nur ile nurlanmış bir kalbin kuvvetidir ki, kalp bu kuvvet ile eşyanın iç yüzlerini, manalarını, hakikatlerini görür." [Şerif Cürcani, Tarifat (Terimler Sözlüğü), Bahar Yay., Basiret Md.]

İnsanın gözünde eşyayı görme kabiliyeti, kalbinde de o eşyanın yaratıcısını bilme özelliği mevcuttur. Göz, görmek için ışığa muhtaç olduğu gibi, kalp de ancak iman nuruyla nurlandığı takdirde basiret sahibi olur ve eşyanın hakikatini görebilir

Kalp gözü kapanmış yahut takatten düşmüş insanlar, eşyanın ve hâdiselerin sadece dış yüzlerini görürler. Varlıklara, Allah namına değil, nefis namına bakarlar. Bu bakışta, ölçü menfaattir. Onlara göre, eşya insana faydalı ise mânalı, aksi hâlde manasızdır.

"Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 55.)

Gözün, eşyayı hikmet nazarıyla seyredebilmesi, kalbin temizliğine bağlıdır. Temiz ve berrak bir kalp, hakikatlerin seyrine müsait demektir. Güneşin taşta, toprakta değil de parlak ve berrak bir aynada kendini göstermesi gibi, hakikatler de böyle kalplere görünürler; oralarda yer tutarlar.

Kalbin nurlanmasında ilk ve en birinci adım imandır; kalb böylece küfür karanlığından kurtulur.

İkinci adım tevhittir. Tevhit ile kalpler şirk zulmetinden azade olurlar.

Üçüncü adım takvadır. Takva ile kalpler günah ve isyan karanlığından uzak dururlar.

Dördüncü kademe salih ameldir. Bununla insanlar adeta melekleşir, hayvanî ve şeytanî hislerden kurtulurlar.

İşte bu dört hakikat kalplerde hükmedebildiği ölçüde basiret gözü açılır ve insan ilahiî hakikatleri o nisbette seyretmeye başlar.

Böyle bir kalp, eserde müessirin sanatını okur, nimette ikram ve ihsanı görür. Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarından haber veren hâdiselerde, “şükür ve hamd” duygusuyla dolup taşar. Allah’ın kudret ve azametini sergileyen hâdiselerde, kalpte “hayret ve haşyet” hâkim olur.

İnsanın o sınırlı aklıyla idrak etmekte güçlük çektiği ulviî hakikatler karşısında, kalpte “tekbir” manası hükmeder.

"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Basar masnuatı görüp de basîret Sâni’i görmezse çok garip ve pek çirkin düşer. Çünkü o hâlde Sâniin manen, kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan mes’eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni’in inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir." (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.)

Basar, gözümüzün, basiret ise kalbimizin görmesidir.

Gözümüz ancak maddeyi onun da en katı hâlini görür; biraz letafet kazananları görmez. Mesela, insan çiçeği görür ama kokusunu göremez; kuşu görür sesini göremez; meyveyi görür tadını göremez. Eşya, göz ile sesler kulak ile hissedilir ve görülür. Fakat biraz daha derinde olan nice hakikatler ve nurlar, feraset ve basiret dediğimiz hususî ve hassas terazilerle tartılabilir.

Nur Külliyatı'nda kalbin tarifi şöyle yapılıyor:

"Kalbden maksat, sanevberi (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, makes-i efkârı dimağdır." (İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 7. Ayetin Tefsiri.)

O hâlde basiretin görmesi denilince, kalbin hem aklen hem vicdanen bilmesi ve görmesi anlaşılır.

Göz bir eseri gördüğü hâlde basiret onun yaratıcısını, Sani’ini görmezse çok garip düşüyor. Süleymaniye’yi görüp, onun sanatkârı ve ustası olan Sinan’ı düşünmemek, hatta kabul etmemek ne kadar garip ve çirkin ise, bir sofradaki nimetleri görüp onları ikram edeni kabul etmemek de ondan çok öte bir cehalet yahut nankörlüktür.

Şu kâinat sarayını yapan ve insanı da o saraya münasip bir misafir olarak yaratan; “Sâniin manen, kalben görünmemesi,” bazılarında kalb gözünün zafiyetinden yahut körlüğünden ileri gelir. Bunun kaynağı da İkinci Lem’adaki şu cümlede beyan edilmiştir:

"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var." (Lem'alar, İkinci Lem'a)

Kalp gözünün kararmasında ve hakikatleri göremez hale gelmesinde işlenen her bir günahın hissesi vardır. Bu günahlara devam edildiği ve tövbe edilmediği takdirde zamanla kalp gözü önce zayıflar, sonra körleşir.

Bir diğer sebep de insan kalbinin, özellikle de insan aklının pek geniş ve ulvi meseleleri kavramaktaki aczini yanlış değerlendirip Sanii inkâra sapmasıdır. Yani, insan kendi aklına sığışmayan meseleleri inkâr etmek gibi çok garip bir hale düşebiliyor. Hâlbuki bu kâinatta gözün gördüğü, ama aklın almadığı sonsuz denecek kadar çok şey vardır. Bunlar karşısında aklın görevi düşünmek, ibret almak, hayret etmek, hayran olmak ve sonsuz bir kemal sahibinin işi olan bu hadiselere “tekbir” ile "Allahu ekber" demekle mukabele etmektir.

Üstat Hazretleri tekbirin tarifinde şöyle buyurur:

"Allahu ekber, ...mârifetimiz haricindeki kemalat-ı kibriyâsının mücmel bir unvanıdır." (Sözler, On Altıncı Söz.)

Biz bir kul olarak Allah’ın kemalini idrakten son derece aciziz. Allah’ın, hepsi sonsuz kemalde olan sıfatlarından sadece kudret sıfatını şöyle bir düşünelim:

İlâhî kudret sonsuz olduğundan şu gözümüz önündeki sonsuz işleri gayet kolay yapar, yaratır. Bizim aklımız bunun nasıl olduğunu anlamasa da gözümüz görmektedir. Mesela, bizim yediğimiz gıdalar iç âlemimizde nice fabrikalardan geçiyor, nice ameliyeler geçiriyor da kan oluyor, et oluyor, kemik oluyor, saç oluyor. Biz bunların hiçbirini kendi irade ve kudretimizle yapıyor değiliz, ama bu işler de yapılıyor. Biz kendi bedenimizdeki bu faaliyetlere müdahale edemediğimiz gibi, bizden çok daha aşağı mertebedeki hayvanlar ve bitkiler de kendi içlerine karışamıyorlar. Denizlerin de balıkların yaratılmasında bir tesirleri yok. Bir tek insan bedeninde bile böyle sonsuz denecek kadar çok iş birlikte görülüyor. Bütün insanları ve bütün canlıları aynı şekilde düşündüğümüzde aklın anlamaktan aciz kaldığı sonsuz bir faaliyet tablosu karşımıza çıkıyor. İşte insan bu sonsuz ve harika icraatları anlamaktaki aczini tekbir ile "Allahu ekber" demekle dile getiriyor.

Bu hakikat yoluna giremeyen akıllar ise, bu mucize faaliyetlerin birlikte ve bir anda yapılmasını idrakten aciz kalıyor ve o işleri hiç düşünmemekle kendilerini avutuyor ve aldatıyorlar. Bu inkâr son derece yanlış bir hükümdür.

Bilindiği gibi küçük bir sayıdan büyük sayıyı çıkarmaya kalkıştığımızda karşımıza menfi bir netice çıkar. Ondan yirmi çıkmaz, çıkarmaya kalkışırsak karşımıza eksi on gibi menfi bir rakam çıkar. Sınırlı akıllarıyla sonsuz icraatları anlamaya kalkışanlar da eksi sonsuz gibi en menfi bir netice ile başbaşa kalırlar.

Üstat Hazretleri, bu gibi vehimlere kapılarak Sani’in inkârı cihetine gitmeyi “hızlan” yani “rezalet, aşağılık” olarak ifade ediyor. “Ve illâ Sâni’in inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.” buyuruyor. Yani eseri görüp de onu yapanı görmemek, gözün görmesini inkâr etmekten daha ileri bir inkâr hâlidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...