"Cenâb-ı Hakk'ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ve keza, Cenâb-ı Hakk'ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır."(1)

İnsanın kâinata halife olmasındaki en büyük sebep ve en mühim gaye ve ehemmiyetli vesile; maddî ve manevî ilimlere istidatlı ve haiz olmasıdır. Allah, vermiş olduğu hükümleri anlayıp icra edecek, koymuş olduğu kanunları idrak edip tatbik edecek çok istidatlı bir mahlûku kendine muhatap, kâinata ise halife olmayı murad ediyor. Üstadımız Risalelerin muhtelif yerlerinde bu hakikatı çok veciz ifadelerle ortaya koymuştur. Şöyle ki:

"Hiç mümkün müdür ki, Cenâb-ı Hak ve Mâbûd-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhatap....bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlâhiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip Rububiyet-i Sübhâniyeyi fiilen ve kàlen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilâfet rütbesini verdiği halde..."(2)

Hilafet, birisini temsil etmek, onun selahiyetlerini kullanmak demektir. Âyet-i kerimede, yeryüzünde her ne varsa hepsinin insan için yaratıldığı beyan edilmektedir. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğuna göre, bu nimetlerde Allah’ın rızasına uygun olarak tasarruf etmek durumundadır. Hz. Âdem (as) bir peygamber olarak bu mânayı yaşamış ve yeryüzünün hakkıyla halifesi olmuştur. Ancak, hilafet ona mahsus değildir, bütün insan nev’ine şamildir. Şu var ki, Allah’ın mülkünde O’nun rızası hilafına icraat yapanlar halife değil, emanete hıyanet eden âsi birer kuldurlar.

Bütün bu varlıkların kendilerine mahsus tesbihlerini temsil eden melekler zaten var idi. Ancak, bu bitki ve hayvanlara kumandanlık yapacak, onları sevk ve idare edecek, onlar üzerinde Allah namına tasarrufta bulunacak bir varlık henüz ortada yoktu. Melekler; hamd, tesbih ve takdis vazifelerini hakkıyla yerine getiriyorlardı, ancak bu onların arza halife olmaları ve yeryüzündeki canlılarda tasarrufta bulunmaları için kâfi değildi. Mahlûkatın tesbihlerini temsil etmek başka, bu varlıklar üzerinde icraatta bulunmak daha başka idi. Bunu melekler yapamazlardı. İnsandan önce yaratılan canlılar içinde de bu vazifeyi yapacak bir varlık yoktu. İşte Cenâb-ı Hak bu varlığı yaratmayı irade buyurmuş ve bunu meleklerine de bildirmişti.

Hilafetin meleklere değil de insana verilmesinin bazı hikmetleri şunlardır:

- Her melek vazifeli olduğu sahada iş görür. Müekkel olduğu varlığın yahut varlıkların tesbihatını temsil eder. İnsan öyle değil. İbadet ve tesbihin bütün çeşitlerini yapabildiği gibi, bütün varlık âlemini de tefekkür edebiliyor.

- Ve insan bütün esmâya mazhar. Bu yönüyle de melekleri geride bırakıyor. Cebrail (as) ile Azrail’in (as.) mazhar oldukları isimler farklıdır, vazifeleri de farklıdır. Ama insan, iman hakikatlerini ve İslam’ın güzelliklerini başkalarına ulaştırmakta Hz. Cebrail’in (as)sahasına bir derece girdiği gibi, nice canlara kıymakla da Azrail’in (as) vazifesini taklit edebiliyor.

- Kâinatın meyvesi olan insan bütün bir âleme muhtaç olmakla, onlarda tecellî eden isimlere de muhtaç olmuş oluyor. Rızka muhtaç olduğundan onda Rezzak ismi tecellî ettiği gibi, şifaya muhtaç olmasıyla da Şâfi ismine ayna oluyor. Melekler ne yerler ve içerler, ne de hastalanırlar. Dolayısıyla, onlarda ne “Rezzak” ismi tecellî eder, ne de “Şâfi” ismi.

Ayrıca insana cüz’î irade verildiği için de meleklerden üstün olmuştur. Meleklerin iradeleri sadece hayra çalışır; şerri irade edemezler. Şerri irade etmek kötü bir sıfat ise de, iradenin hem hayrı hem de şerri dileme selahiyetine sahip olması, bu sıfat yönünden, insanı meleklerden daha üstün kılar.

Diğer taraftan, şerri irade etme imkânına sahip olduğu halde hayır işlemek, meleklerin hayırlı işler görmelerinden daha mühimdir. Zira melekler bir mâni olmaksızın ve severek ibadet ettikleri halde, insan ise, nefis ve şeytana ve şeytan vazifesi gören nice cereyanlara ve onlara kapılan nice kötü insanlara rağmen ibadet etmekle meleklerden üstün olur.

İşin bu mantıkî ve bir bakıma nazarî ciheti bir tarafa, mazideki tatbikatlar ve vakıalar da insanın mahiyet olarak meleklerden çok daha ileri olduğunu açıkça göstermektedir. Meleklerin gıpta ettikleri bütün peygamberler, bütün sahabeler, Allah’ın bütün veli kulları bu davanın canlı şahitleri olmuşlardır.

İnsan, kendindeki terbiye fiillerinin Rab isminin tecellileriyle olduğunu bilir ve bunu ilan eder. Mesela, “görme” insanın bir fiilidir ve insan bu fiiliyle Allah’ın bütün gözlerin yegâne Rabbi olduğunu fiilen ilan eder. Sonra, bütün mahlûkatta icra edilen, yaratma, hayatlandırma, rızık verme, tasvir etme, tezyin etme gibi nice İlahi fiillerle kendini gösteren terbiyeleri hem hayret ve istihsan ile tefekkür eder, hem de başkalarına ilan eder.

Allah’ın bu muradını yerine getirecek olan insanın halife olabilmesi de ilme bağlanmıştır. Bu sebeple ilim, şu kâinatın yaratılmasına vesile olarak görülebilir. Hazret-i Âdem (a.s) de meleklere karşı ilim sayesinde rüçhaniyet kazanmıştır.

Bu inceliğe ayette şu şekilde işaret edilmektedir:

“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip 'Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin.' dedi.” (Bakara, 2/31)

Dipnotlar:

(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi 31-33. Ayetlerin Tefsiri.
(2) bk. Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Hikikat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 1.907
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...