"Elbette küre-i arzdan daha latif, daha nurani, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecram-ı semaviye, ölü, camit, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ve madem hayatın süzülmüş en safi hülasası olan şuur ve akıl ve en latif ve sabit cevheri olan ruh, bu küre-i arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar; âdeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihya olup öyle şenlendirilmiş.

"Elbette küre-i arzdan daha latif, daha nurani, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecram-ı semaviye, ölü, camid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Beşinci Nükte)

Her sanat ve eser kendi makamında daha nurani ve daha latif olabiliyor. Mesela, mevzu azamet, kibriya ve haşmet olduğunda galaksiler, yıldızlar, gezegenler daha nurani daha latif daha büyük ve önemli bir hale gelebiliyorlar.

Şefkat, ikram, lütuf açısından bakıldığında da dünya yıldızlardan galaksilerden daha latif daha nuranidir. Burada latiflik ve nuranilik isimlerin manalarını daha parlak daha berrak gösterme anlamında kullanılmaktadır.

İkinci bir bakış açısı olarak Marsta su, yemek, hava ve hayat olmayabilir. Çünkü bunlar fiziki bir beden için gereklidir. Ama melekler nurani ve latif varlıklar olduğu için bunlara ihtiyaç duymazlar. Onların gıdası da ışık (nur), ısı, tefekkür ve hayret ifade eden manzaralar olabilir.

Bizler insan olarak su içeriz, hamd ederiz, lakin melekler Güneş'in şiddetli nuru ve tevhide dair taşıdığı güzellik ve azametten istifade edip nurlanıp hamd edebilirler.

Kur’an-ı Kerîm'de bazı ayetlerde arz ile sema, beraber zikredilerek denk tutulmuştur. Muazzez Üstad'ımız; arz ile semadan birincisini “akar bir çeşmeye”, ikincisini ise "varidatı olmayan bir göle veya denize" benzetmektedir. Bu cihetten bakılırsa dünya, semaya nispetle küçüklüğü ve hakareti ile beraber kâinata denktir.

Tefekkür, hayat ve rızık açısından, insana dünya daha mühim iken, büyüklük ve letafet açısından da sema daha parlaktır. Üstad Hazretleri bu inceliğe şu şekilde işaret ediyor:

"Demek burada arz ile semavat arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semavattan evvel halk edildiğine göre zâtîdir, aksi hâlde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semavatın hilkati birinci ise de tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de tefekkürü birincidir. Yani, evvela arzın tefekkürü, sonra semavatın tefekkürü lazımdır." (İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Sûresi 29. Ayetin Tefsiri.)

Meleklerin meskeni sadece sema değildir. Yeryüzü de meleklerle doludur. Zaten, o nurani varlıkların oturacak mekânlara, saraylara ihtiyaçları da yoktur. Semayı nice isimlerine ayna, nice sanatlarına mazhar olarak yaratan Cenâb-ı Hak, o muhteşem ve güzel mülkünü boş bırakmayarak onları meleklerle şenlendirmiş, o mahlukatını onlara seyrettirmiştir.

Şu gelecek cümle bu konuda muazzam bir derstir:

"Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezâif ve ibadete, nihayetsiz melâike envâları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin." (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Mukaddime)

İlave bilgi için tıklayınız:

- "Hüsn-ü sanat içinde gıda-yı ervah ve kût-u kulub elbette melaike ve ruhanilere bakar." "Kût, kulub, gıda-yı ervah" ifadesi melaikeler için mi? Yani hüsn-ü sanat, melaike ve ruhanilerin kalp ve ruhuna gıda ve kuvvet mi oluyor?

- "Yıldızların denizleri olan gökler, zişuur ve zihayat ve pek kesretli ve muhtelifül’ecnas olan melaike ve ruhanilerin meskenleridir." İzah eder misiniz?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...