"Ey sû-i vesveseden meyus nefsim! Tedâi-yi hayalât, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam-ı gayr-ı ihtiyarîdir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece suretine,.." On Birinci Mektup, Birinci Mebhası açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"BİRİNCİ MEBHAS:"

اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطاَنِ كَانَ ضَعِيفًا Ey sû-i vesveseden meyus nefsim! Tedâi-yi hayalât, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam-ı gayr-ı ihtiyarîdir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece suretine ve misaline geçer: güneşin ziyası ve harareti, âyinedeki misaline geçtiği gibi. Eğer şerden ve kesiften olsa, aslın hükmü ve hassası, suretine geçmez ve timsaline sirayet etmez. Meselâ necis ve murdar bir şeyin âyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsali ısırmaz."

"İşte şu sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, şetm değil. Hususan ihtiyarsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır."(1)

Nuranî varlıklar ile onun zıddı olan kesif varlıkların yansıması ve temessülü farklılık arz eder. Hükümleri başka başkadır. Biri hakikî olarak akseder, diğeri sadece görüntü olarak in’ikâs eder.

Nuranî bir varlık vasıfları ile birlikte akseder. Mesela güneş, vasıflarını tecelli ettiği aynaya da aksettirir. Bir nevi, küçük bir güneş o aynada teşekkül eder. Aynı güneş gibi o da ısı ve ışık verir. Fark, sadece azamet ve kibriyadadır. Nuranînin temessülü, temessül ettiği yeri, yani aksettiği yeri, kendi gibi yapar.

Kesif şeylerde, yani madde ve cismin hükmettiği şeylerde ise, yansıma, temessül sadece görüntü olarak vardır. Vasıflar oraya aksetmez. Onun için, yansıyan şey ile yansımaya mahal olan şey farklıdır. Aralarındaki tek alâka, görüntü naklidir. Mesela maddî ve kesif olan bir taşın sadece görüntüsü oraya gider; kendisine ait vasıflar oraya geçmez.

İşte, insanın mahiyeti ve zihni de bir ayinedir. Bu aynaya, nuranî şeyler de kesif şeyler de yansıyor. Zihin aynasına nuranî ve hayırlı bir şey yansıdığı vakit, kendine ait vasıfları da oraya taşıdığı için, zihne nuraniyet veriyor. Âdeta o zihni, hayır ve nura çeviriyor. Onun için, hayırlı ve nuranî şeyler ile meşgul olmak gerekiyor.

Ama kesif ve şer bir şey, zihin aynamıza yansıdığı zaman, onun hükmü hakiki olmuyor; sadece bir görüntü olarak orada tezahür ediyor. Vasıflarını taşımadığı için zarar veremiyor. “İşte şu sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, şetm değil. Hususan, ihtiyarsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır” denilmiştir.

Mesela, yılanın aynadaki görüntüsü bize zarar vermez. Zira yılan aynada sadece görüntü olarak vardır. Hakiki olarak orada olmadığı için bizi ısıramaz. Aynen bunun gibi, şer ve çirkin haller, zihin aynamızda tezahür ettiği zaman, sadece görüntü olarak oradadır. Hakiki olarak orada olmadıkları için, o gibi haller bize zarar veremez.

Bir adamın hayalen zengin olması onu gerçekten zengin etmez. Aynen bunun gibi namazda hayalimizden geçen çirkin manzaralar da namazımızı bozmaz. Nitekim ilmihal bilgilerinde namazı bozan şartlar arasında "Vesvese" diye bir madde yoktur.

Aklımıza, irademiz dışında gelen küfür, şetm ve şer gibi şeyler, kesif ve bulaşıcı olmadığı için bize zarar vermez. Zarar verdiğini düşünürsek, asıl o zaman zarar vermiş olur. Bunlara kendi malımız gibi sahiplenmeyelim, şeytanın zayıf bir üflemesi olarak bilelim ki kalbimiz rahat etsin.

Aynı şey, hayalimize gelen küfür için de geçerlidir. Cenab-ı Hakla veya Peygamber Efendimizle (sav.) alâkalı küfrü gerektiren bir mâna hayalimizden bir an geçse, imanımıza hiç bir zarar vermez. Zira hayal, hüküm değildir.

Üstad Hazretleri şöyle buyurur:

“Bak ey bîçare vesveseli adam! Telaş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.” (Yirmi Birinci Söz)

Ama nuranî şeyler, zihin aynasında tezahür ettiği zaman, hakikiye yakın oldukları için, hayır sınıfından sayılmışlardır. Bir aynada güneş yansıdığı zaman, gözümüzü kamaştırır; hatta ısı da verir. Aynen bunun gibi, nuranî ve hayırlı şeyler, zihin aynasında hakikati ile oradadır ve orada olduğu için hayır hükmündedir, müsbet tesir eder.

(1) bk. Mektubat, On Birinci Mektup, Birinci Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

şehrayin
peki irademizi kullanarak küfrü tahayyül etsek bu zarar verir mi bazen kitap okurken küfre ait meseleler geçince insan onlarıda tefekkür ediyor tahayyül ediyor
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Küfrü zihnimizde irademizle düşünmek, hayal etmek, tefekkür etmek, tasvir etmek küfür olmuyor.

Üstad Hazretleri bu gerçeğe şu şekilde işaret ediyor: Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder.Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, "Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş" der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye'se düşer. Yirmi Birinci Söz

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...