"Fıtrat-ı insaniyenin garip bir hali, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Fıtrat-ı insaniyenin garib bir hali, gaflet zamanında letâif ile havassın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnun, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El gözün komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder."

"Kezalik insan-ı gafil, kendi şahsına âit edna, cüz'î bir tanzimden âciz olduğu halde gururuyla, hayaliyle Cenab-ı Hakk'ın ef'aline tahakküm ile el uzatıyor."

"Yine insanın fıtratında acib bir hal: İnsanın efradı arasında cismen ve sûreten ayrılık varsa da pek azdır. Amma mânen ve ruhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sâir hayvanat öyle değildir. Meselâ, balık ile kuş, kıymet-i ruhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünkü insanın kuvve-i ruhiyesi tahdid edilmemiştir. Enâniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsâvî olur. Ubûdiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi."(1)

İnsanın, bedenindeki âzalara karşılık ruhunda da duygular ve lâtifeler vardır. Lâtife; kalb, akıl, vicdan gibi ruhun temel vazifelerini icra eden manevî cihazlara denilir.

Bu ders esas olarak, "görmediğime inanmam" diyenlere bakmaktadır.

İnanma kalb meselesidir. Görme ise duyu organlarından birisidir. Görmediğine inanmayan kişi, kalbin vazifesi ile gözün vazifesini birbirine karıştırmış demektir. İnsan, gözüyle ulaştığı şeye eliyle de ulaşmaya kalkıştığında nasıl hata ederse, kalbin gördüğünü göze veya akla yüklemeye çalıştığında da benzer bir hataya düşer.

Üstad Hazretleri Onuncu Nota’da marifetullahın delillerini sayarken bir kısmının su gibi, bir kısmının hava gibi bir kısmının ise nur gibi olduğunu kaydeder. Her üçünün müşterek noktası el ile tutulmamalarıdır. Burada elin tutmasından maksat aklın kavraması, aklî delillerin iman etmeye kâfi gelmesidir. Eğer öyle olsaydı, Kur’ân’ın o mucize beyanlarına ve Allah Resulünün (asm.) harika izahlarına karşı herkesin iman etmesi gerekirdi. Demek ki, iman esas olarak bir kalb meselesidir. Kalbin iman etmesi için getirilen deliller su gibi aşikâr da olsalar yine de bazı vehimler, zanlar, batıl inançlar, hisse kapılmalar o delili perdeleyebilmekte ve kişinin iman etmesine engel olabilmektedir.

“El gözün komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder” ifadesindeki el kelimesi aklı, göz ise kalbin basiretini temsil etmektedir. İnsanın kalb gözüyle, basiret nazarıyla rahatlıkla gördüğü ve inandığı birçok hakikat vardır ki, sadece akıl ile yürüyen kişiler onlara ulaşamazlar.

“Cenâb-ı Hakk'ın ef'aline tahakküm ile el uzâtmak”

Kaderin ince sırlarına, bela ve musibetlerin altında ne gibi derin hikmetler ve rahmetler olduğuna akıl erdiremeyen kimseler, yersiz bir gurur ile kendilerinin o meselelerde söz söyleme yetkisine sahip oldukları vehmine kapılarak İlâhî icraatlar hakkında ileri geri konuşurlar. Sorumsuz beyanlarda, haddini aşan itirazlarda bulunurlar.

Kâinat için “insan-ı ekber” deniliyor. Bu küçük insan, kendi bedenindeki her organın, her hücrenin, her faaliyetin ne kadar hikmetli ve rahmetli olduğunu çok iyi bildiğine göre, insan-ı ekber olan kâinatta cereyan eden ve onun his dünyasına, şahsî kanaatine ters düşen hâdiselere karşı hemen itiraz yoluna gitmemeli, Üstad'ın ifadesiyle onlara “tahakkümle el uzatmamalıdır.” Aksi halde bu âlemin ve içindekilerin seyrine mâni olamayacağı gibi, kendini de büyük bir belaya atmış olur.

“Manen ve ruhen zerre ile şems kadar ayrılık”

İki insan arasında, maddeleri itibariyle çok büyük farklılık görülmez. Birisi diğerinden daha kilolu, daha kuvvetli yahut daha zengin olabilir. Bu maddî farklılıklar manevî farklılık yanında çok küçük kalır.

Üstadımızın şu cümlesi bunu çok güzel ortaya koyar:

“Bazı insan bir zerrede boğulur, bazısında da dünya boğulur.”(2)

Bilindiği gibi, büyük sermayenin kârı da büyük olur zararı da. İnsan en câmi’ bir istidada sahip kılındığı için, bu istidadını ve ondan doğan kabiliyetlerini müsbet sahalarda kullandığında manen çok terakki edebileceği gibi, aynı sermayeyi sadece dünya menfaatlerine, sefahate, dalalete sarf ettiğinde ise hayvandan çok aşağılara düşer.

Üstad Hazretleri insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyenin sınırlandırılmadığını, böylece insanın nihayetsiz terakki ve tedenni de edebileceğini beyan eder.

Kuvve-i şeheviye, insanın menfaatleri celb etme duygusudur. Para ve mal sevgisinden, manevî makamlara iştiyak duymaya kadar her şey bu kuvve ile gerçekleşir.

Kuvve-i gadabiye ise, zararları def etme kuvvesidir. Bunun doğru kullanılmasıyla insan her türlü maddî ve manevî zararlardan sakınmış olarak hayatını huzur ve saadet içinde geçirebilirken, yanlış kullanılması halinde kendi nefsi ve menfaati için nice canlara acımasızca kıymakla akıl almaz zulümler de işleyebilir.

Kuvve-i akliye ise, insanın dünya ve ahiret işlerinde hikmetli ve faydalı hareket etmesini temin ettiği gibi, söz konusu iki kuvvenin de yine dengeli ve doğru kullanımına yardım eder.

İşte bu üç kuvveyi de yaratılış gayelerine uygun olarak, rıza-yı İlâhî dairesinde kullanan insanlar, Allah’ın makbul kulları olarak iki cihanın güneşi olan Habib-i Kibriya Efendimize (asm.) komşu olurlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. age., Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 10.667
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

seyfili
insan bedeninde nefsin merkezilestigi 6 noktaya `letaif `denmistir.asli olarak dunyevi olan bu noktalar ibadet ,zikir,dua ile meleki lesir. kotu bakan cukur goz olarak tanimlanan `havas` kelimesi islam icindeki buyu uygulamalari icin kullanilir. bir cok eski medeniyet vucuttaki enerji merkezleri isleyisini kesfetmistir.gunumuzde `chacra`terimiyle dunyada populerlik kazanan bu konu ,yanlis uygulamalar sonucu nefsi dahada guclendirme calismalarina donusmustur.rahatlama,meditasyon adi altinda farkinda olmadan `havas` uygulanir hale gelinmistir. `letaif ve havas` terimleri ozellikle bu noktaya isaret icinde secilmis olabilir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Adem68474

Letâif ile havas arasındaki farkı izah eder misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mtahir42

"Fıtrat-ı insaniyenin garip bir hali, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez..."

Bu cümlede ki manayı daha somut hale getirsek örnek vererek açıklarsanız kalp sır ruh sır hafi ahfa ile görevlerini bahsedip duygula karıştırıp nasıl hata ederiz. Allah razı olsun..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

İnsan fıtratının bu garip hali, aslında bir tür "karıştırma" problemidir. Gaflet anında, yani farkındalığımız azaldığında, ruhun en derinindeki yüksek merkezlerin (letâif) sesini, nefsin veya basit duyuların (havâss) sesiyle karıştırırız.

Bunu somutlaştırmak için şu hiyerarşiyi ve görevlerini düşünelim:

Kalp: İlahi marifetin ve sevginin merkezidir; gerçek imanı hisseder.

Ruh: Allah'a olan iştiyakın ve manevi huzurun merkezidir.

Sır: Allah’tan başkasını (masivayı) terk edip sadece O'na odaklanma makamıdır.

Hafî ve Ahfâ: İnsanın mahiyetindeki en gizli, doğrudan ilahi tecellilere bakan ve idrakin ötesindeki en derin noktalardır.

Duygularla Karıştırma Hatası (Örnek)

İnsan bazen bir müzik dinlediğinde veya güzel bir manzara gördüğünde içinde bir coşku hisseder. İşte "iltibas" (karıştırma) tam burada başlar:

Hata: Nefis bu coşkuyu sadece "bedensel bir haz" veya "hislerin tatmini" olarak algılar.

Yanlış Teşhis: Kişi, hayvani bir neşeyi veya geçici bir duygusal tatmini, Ruhun veya Kalbin bir vecdi (manevi yükselişi) zannedebilir.

Sonuç: Derin bir manevi sırra ulaşmak yerine, geçici bir duygunun peşinden giderek asıl manevi terakkiyi kaçırır.

Özetle; gaflet, "aşk-ı mecazi"yi (geçici hevesi) "aşk-ı hakiki" (ilahi aşk) sanmamıza sebep olur. Kalbin derin bir sızısını, basit bir mide sıkıntısı veya dünyevi bir üzüntüyle karıştırmak gibi, en üst düzeydeki manevi alıcılarımızı (letâif) en alt düzeydeki fiziksel hislerimize kurban ederiz.

1
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mtahir42

Bunu somutlaştırmak için şu hiyerarşiyi ve görevlerini düşünelim:

Kalp: İlahi marifetin ve sevginin merkezidir; gerçek imanı hisseder.

Ruh: Allah'a olan iştiyakın ve manevi huzurun merkezidir.

Sır: Allah’tan başkasını (masivayı) terk edip sadece O'na odaklanma makamıdır.

Hafî ve Ahfâ: İnsanın mahiyetindeki en gizli, doğrudan ilahi tecellilere bakan ve idrakin ötesindeki en derin noktalardır.

Bunlar acaba bir kaynaktan mı alındı kaynağı neresidir? Birde latifelerin görevlerini inceleyen alim olmuş mudur yada kitaplarda geçen var mıdır büyük zatların?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bahsettiğiniz bu hiyerarşi, İslam düşüncesinde ve özellikle tasavvuf geleneğinde "Letaif-i Hamse" (Beş Latife) veya "Letaif-i Aşere" (On Latife) olarak bilinen sistemin bir parçasıdır.

Kaynağı Neresidir?

Bu kavramların temeli Kur'an ve Sünnet'teki kalp, ruh ve sır gibi terimlere dayanmakla birlikte, bunları sistematik bir manevi harita haline getiren asıl kaynak Nakşibendi-Müceddidi geleneğidir. Özellikle İmam Rabbani (ö. 1624) ve onun yolundan giden alimler, insanın manevi yapısını bu merkezler üzerinden açıklamışlardır.

Bu Konuyu İnceleyen Alimler ve Eserler

Birçok büyük zat, bu latifelerin yerlerini ve manevi gelişimdeki rollerini detaylandırmıştır:

İmam Rabbani: Meşhur eseri Mektubat'ta bu latifelerin her birinin mahiyetini, hangi peygamberin meşrebiyle ilgili olduğunu ve nasıl tasfiye edileceğini en ince ayrıntısına kadar anlatır.

İmam Gazali: İhya-u Ulumiddin adlı eserinde "Kalbin Acaipleri" (Kitabu Şerhi Acaibi’l-Kalb) bölümünde ruh, kalp ve nefs gibi kavramların birbirleriyle olan ilişkisini inceler.

Necmeddin Kübra: Tasavvufi Hayat (Fevaihü'l-Cemal) gibi eserlerinde manevi menzilleri ve bu duyuların işleyişini ele alır.

Seyyid Şerif Cürcani: Ta'rifat adlı eserinde bu terimlerin teknik tanımlarını yapar.

Özetle; bu sistem, insanın sadece et ve kemikten ibaret olmadığını, ilahi hakikatleri algılayabilmesi için iç dünyasında farklı "alıcılar" (antenler) bulunduğunu savunan köklü bir manevi anatomi dersidir.

1
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...