"Ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak." Ne demektir? Said Nursi ve talebelerinin hayatından misal verir misiniz?
- Hocam ben bu sözü tam anlamak istiyorum. Buradan kasıt nedir?
- Bu söze risalede birkaç kez rast geldim. Said Nursi haziretleri ve diger talebeleri ahiretini feda edecek kadar ne yapmışlar? Örneklerle lütfen izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim:
"İslâm bugün öyle mücahitler ister ki, dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak." (Tarihçe-i Hayat, Ön Söz)
"Âhireti de feda etmek" kavramı, ilk bakışta İslam'ın temel inanç esaslarıyla (cenneti kazanma ve cehennemden kurtulma gayesiyle) çelişir gibi göründüğü için insanı hayrete düşüren, sarsıcı bir ifadedir. Ancak İslam düşüncesinde ve Risale-i Nur satırlarında bu söz, imandan vazgeçmek veya cehenneme gitmeyi istemek anlamında değil; en yüksek mertebede bir ihlas, fedakarlık ve diğergamlık (başkalarını düşünme) manasında kullanılır.
Bu ifadenin özü şudur: Milletimin imanı kurtulsun da benim yerim isterse cehennem olsun; ben buna razıyım.
Buradaki feda ediş, ameli terk etmek değil, o amellerin neticesinde elde edilecek olan şahsi makamları, manevi zevkleri ve hatta cennet arzusunu bile davanın (iman kurtarma davasının) arkasına koyabilmektir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu sırrı meşhur bir mülakatında şu sarsıcı cümlelerle açıklar:
"Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur." (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı)
Buradaki "cenneti feda etme" psikolojisi, bencilce bir kurtuluş arzusundan sıyrılıp, tamamen başkalarının ebedi hayatını kurtarmaya odaklanma halidir.
Mustafa Sabri Efendi'nin işaret ettiği, Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur talebelerinin hayatlarında somutlaşan bu fedakarlık, şu şekillerde tezahür etmiştir:
Manevi Makamları ve Ezvak-ı Ruhaniyeyi Terk Etmek
Tasavvufta ve İslam ulemasında "velayet" mertebelerine ulaşıp dünyadan ve halktan tecrit olarak manevi zevkler içinde yaşamak büyük bir gayedir. Ancak Bediüzzaman, toplumun imanı tehlikedeyken inzivaya çekilip şahsi kemalatla meşgul olmayı bir nevi "bencillik" olarak görmüştür. Kendi ifadesiyle, "kardeşleri tehlikedeyken nefsini düşünüp manevi makamlar peşinde koşmayı" reddetmiştir. Halkın içine girmiş, mahkemelerde, sürgünlerde ve zindanlarda ömrünü geçirmiştir.
İhlasın En Yüksek Mertebesini Yaşamak
Bir ameli "cennete girmek" için yapmak meşrudur ve ibadettir. Ancak ameli sadece ve sadece Allah rızası için yapmak ihlasın zirvesidir. Risale-i Nur talebeleri, "Ben hizmet edeyim de sevap kazanayım, manevi mertebem artsın." düşüncesini bile ihlasa bir leke görebilecek kadar ince bir anlayışa sahiptiler. Hizmeti, neticesindeki şahsi mükâfatlar için değil, sırf emir ve rıza-yı İlahi için yaptılar.
Canı, Malı ve İstikbali Feda Etmek
Tarihçe-i Hayat'ta gördüğümüz somut hayat hikâyeleri bu fedakârlığın delilidir:
Hafız Ali, Hasan Feyzi, Zübeyir Gündüzalp gibi talebeler, Üstadlarının yerine hapse girmek, onun hastalıklarını kendilerine gelsin diye niyazda bulunmak (Hafız Ali'nin hapiste Üstadı bedeline vefat etmiştir) gibi akılalmaz bir adanmışlık gösterdiler.
Dünyevi hiçbir makam, evlilik, rahat bir hayat, mal mülk edinmediler. Gençliklerini ve istikballerini tamamen bir kenara bıraktılar. Kendilerine yöneltilen idam tehditlerine, ağır işkencelere ve sürgünlere rağmen geri adım atmadılar.
Özetle; bu sözün arkasındaki mantık, Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) o meşhur duasındaki mantıkla aynıdır:
"Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki cehennemi doldursun, oraya benden başka hiç kimse giremesin." (bk. Şemseddin Sivasi, Cihar-ı Yar-ı Güzin, s. 25)
İşte Mustafa Sabri Efendi'nin "İslam bugün böyle mücahidler ister." dediği kitle, kendi ebedi saadetini düşünecek vakti bile olmayacak kadar, ümmetin ebedi saadeti için dertlenen ve yanan adanmış ruhlardır. Said Nursi ve talebeleri de hayat tarzlarıyla, çektikleri çilelerle ve dünyadan hiçbir karşılık beklemeden sadece iman kurtarmaya odaklanmalarıyla bu sözün en canlı örnekleri olmuşlardır.
Üstad Bediüzzaman'ın "gerekirse cehenneme girmeyi bile kabul ederim" dediği mesele, aşağıdaki cümlede de geçtiği gibi günahları işlemek veya cehennemi gerektirecek hatalar değil de insanların imanının kurtulması için yapılması gereken ne ise yaparım. "Hakketmediği halde iman hizmeti ve insanların imanla kabre girmeleri için hapse girdiği gibi, cehenneme de rahatlıkla girerim" anlamı yatıyor.
"Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu tetkik etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: 'Bu yazılmamalıydı. Keramet sahibi, kerametini yazamaz.'
Ben de onlara cevap verdim ki: 'Bu, benim değil, Risale-i Nur’un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur’ân’ın malıdır ve tefsiridir.' dedim. Onlar sustular, demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasipti, fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zaif olan bizlere kuvve-i mâneviye ve gaybî imdat ve teşcî ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat’iye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfuruşluk verip sukutuma sebep olsa da ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya -lüzum olsa- dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin cennete girmeleri için cehennemi kabul ederim." (Emirdağ Lahikası-I, 3. Mektup)
İlave bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü