"Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insan" ifadesini açıp misal verir misiniz? "Nokta-i istinad" ve "Nokta-i istimdat" kelam-ı tevhidinin ilk kelimesinden nasıl bir medet alıyor ki ruh-u insaniyi rahatlatıyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder."(1)

İnsan sonsuz aciz ve fakir yaratılmıştır. İnsan, bedenindeki her organa muhtaç oluğu gibi, harici âlemde de havadan suya, güneşten aya, gece ve gündüzden denizlere ve dağlara kadar her şeye muhtaçtır. Öte yandan insan, sonsuz acizdir, muhtaç olduğu bu şeylerin hiçbirini yapacak güce sahip değildir. İnsan ruhu sadece bu ihtiyaçlarının görülmesiyle de tatmin olmaz, ölüm ötesi bir hayata, ebediyete muhtaçtır.

İnsanın sonsuz düşmanlarına gelince, insan kendisine daima kötülüğü emreden nefsinden, kalbine daima vesvese veren şeytana kadar çok şeyin hücumuna maruzdur. Diğer taraftan, bütün hastalıklar, ızdıraplar, ayrılıklar, hasretler, çaresizlikler de insana hücum eden ayrı bir kafile gibidir.

Uhuvvet Risalesi’nden bir bölüm:

“O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var.”

İnsanın yaşayabilmesi için, sayısız sebeplerin bir arada olması ve tıkır tıkır işlemesi gerekiyor.

Bu sebepler içinde güneş sisteminin doğru ve düzenli çalışmasından tutun ta kanın içindeki akyuvar ve alyuvarların doğru ve düzenli çalışmasına kadar yelpaze geniş. Bu sebeplerden birisi olmazsa insan hayatı da olmaz. Bu açıdan bakıldığında insan kainatta iğneden ipliğe her şeye muhtaç bir şekilde yaratılmıştır. “Hadsiz hacata müptela...” ifadesi bu gerçeği dile getiriyor.

Özetle insan güneşe, havaya, toprağa, suya, rüzgara, yağmura, kara, bitkilere, yemeğe, içmeğe vesaire kainatta bulunan her şeye dolaylı ya da dolaysız müptela bir şekilde muhtaçtır. Bu kadar ihtiyaçları ya kendi karşılayacak, -o zaman bir ilah gibi bütün kainatı elinde tutması gerekir ki bu da imkansız bir durumdur- ya da bir olan Allah'a sığınacak.

İnsanın düşmanlarının nihayetsiz olmasına gelince, yukarıdaki bütün nedenler ve sebepler aynı zamanda insanın birer düşmanıdır. Çünkü bu nedenlerden birisi atıl kalsa ya da bir şekilde işlemese hayatı biter. Bunun dışında insan hayatını tehdit eden seller, depremler, heyelanlar, kasırgalar, fırtınalar, hastalıklar, kazalar, savaşlar, afetler birer düşmandırlar. Bu açıdan bakıldığında insanın etrafı düşmanlarla örülmüş.

Allah’ın insanı bu kadar ihtiyaç ve düşmanlarla bezemesinin sebebi, insanın acizliğini ve fakirliğini anlayıp aciz ve fakir olmayan Allah’a iltica etmesini temin etmek içindir. İnsan bela ve musibetler karşısında çaresiz kalınca bütün acziyeti ile Allah’a sığınacaktır. İşte ibadet ve kulluğun özü de budur.

Sonsuz aciz ve fakir yaratıldığı için insanın kalbi ve vicdanı sonsuz bir kudret sahibine istinad etmek ve yine sonsuz bir rahmet sahibinden yardım dilemekle tatmin olur. Bu ise bütün sıfatları sonsuz ve mutlak olan Allah’a iman, teslim ve tevekkül ile gerçekleşir.

“Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir. Tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami' geniş bir âyine olsun.” (Sözler)

İnsan fıtraten nihayetsiz aciz ve fakir olarak yaratılmıştır. Ve kainat içinde her şeye muhtaç olarak yaratıldığı için, her şeyde Allah’ın rahmet ve kudret elini, acizlik ve fakirlik hissi ile bilebilir ve görebilir. Her şeye muhtaç olan birisi, her şeyin sahibi olan bir zata istinat ve istimdat etmek zorundadır. Şayet insan her şeyin dizgini ve tedbirini Allah’tan bilip ona iman ile iltica etmez ise, her şeye karşı dilenci ve köle vaziyetini alır. Her hadise karşısında korkar ve titrer.

İnsanın fıtratı ile kainat arasında bir kopukluk ve boşluk vardır. Şayet insan bu kopukluğu ve boşluğu, yani istinat ve istimdat noktalarını iman ve ibadet ile Allah’a dayandırmaz ise, mahlukatın en aciz ve zelil bir parçası olur. İman ve ibadet ise bu kopukluğu ve boşluğu dolduran yegane çözümdür. Zaten hakikati halde de insanın bütün ihtiyaç ve arzularını tatmin edip karşılık veren Allah’tır.

İnsanın mahiyetinde olan nihayetsiz acizlik damarı ancak nihayetsiz bir kudret tarafından tatmin edilebilir. Yine nihayetsiz fakir olan insanın fakrına nihayetsiz zengin olan Allah karşılık verip doyurabilir.

Güneşi bize lamba, ayı takvim yapan kudret, ancak bizim ihtiyaçlarımızı temin edebilir. İnsan ile Allah arasında en güzel bağ ve en güzel köprü ise iman ve tevhittir. Bu yüzden kelime-i tevhitte hem istinat hem de istimdat manaları bütün envaı ile mevcuttur.

(1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...