"Hem cismânî ihtiyâç gibi, mânevî hâcât dahi muhteliftir. Bâzısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha Hû gibi. Bâzısına her saat; Bismillâh gibi ve hâkezâ... Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Allah, insanı nasıl suya, yemeğe ve havaya muhtaç bir şekilde yaratmış ise, aynı şekilde manevî cihazlarını da kendi isimlerine muhtaç bir şekilde yaratmıştır. Bu ihtiyaçtan dolayıdır ki, Kur’ân'da en çok zikredilen ve her işin başında zikri emredilen "Bismillâh" olmuştur.

İnsanın fıtratındaki nihâyetsiz acizlik ve fakirlik, ancak Cenab-ı Hakk’a istinat ederek ve O’ndan istimdat dileyerek tedavi edilebilir. Bir işe “Bismillah” diye başlayan insan o işi Allah’ın ismiyle, yani izniyle, rahmet ve keremiyle yapıp neticeye varacağına iman ettiğini ifade etmiş olur.

İnsan marifet ve ibadet için yaratıldığından, İslâm dininde Allah’ı hatırlamak ve anmak sadece beş vakit namaza inhisar etmez; hayatın her safhasında hükmünü icra eder.

İnsan sürekli nefes aldığı gibi, ruh da Allah’ı anmakla nefes alır. Bunun da üç önemli yolu vardır:

Birisi, İslâm dininin şahsî hayattan, aile hayatına ve toplum hayatına kadar her konuda emir ve yasaklarının bulunmasıdır. Kişi bunlara her uyduğunda Allah’ı hatırlar, ruhu zikir ve marifetle devamlı nefes alır. Şöyle ki:

Konuşacağı zaman doğru konuşmak, yalan söylememek, gıybet ve iftiraya girmemek mecburiyetindedir. Bakacağı zaman ancak helale nazar etmek, haramlara bakmamak durumundadır. Ticaret yaptığında İslâm’ın bu konudaki hükümlerine uymaya mecburdur. Her konuda hükümler koyan, emir ve yasakları bulunan İslâm dini, Müslüman’ı yaratılış gayesine uygun bir hayat geçirmeye adeta mecbur eder.

Allah’ı hatırlatmanın ikinci vesilesi, Allah Resulünün (asm.) sünnetine uygun bir hayat geçirmektir. Yeme ve içmeden, oturmaya ve uyumaya kadar her konuda Allah Resulüne (asm.) ittiba eden bir Müslüman, fiillerini ibadet hükmüne getirmiş ve bütün ömrünü Allah’ı anmakla geçirmiş olur.

Üçüncüsü ise, hem kendi varlığını hem de çevresini kuşatan İlahi sanatları tefekkür etmek ve onlardaki esmâ tecellilerini okumaktır.

Bir Müslüman’ın İlâhî hükümlere her uyduğunda ve her işine besmele ile başladığında Allah’ı hatırlaması tekrar sayılamayacağı gibi, Kur’ân-ı Kerîm'de bazı konuların birkaç kez nazara verilmeleri de tekrar değildir. Bütün bunlar insan ruhunun ve kalbinin ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

İnsanların her türlü şirkten uzak olarak tevhid esası üzere bir ömür geçirmeleri için, Allah’ın birliğine dair âyetler çok tekrar edilmiştir. Keza, o ağır şartlarda İslâm’ı yaşama ve anlatma mücadelesi veren sahabe-i kiram hazretlerinin istikbale ümitle bakabilmeleri için, Hz. Musa’nın (as.) muzafferiyeti ve Firavun'un akıbetiyle ilgili âyetler tekrarla nazara verilmiştir.

İnsanın kendi aczini ve fakrını unutmaması ve Rabbinin ona karşı ne kadar merhametli olduğunu düşünmesi için de ana rahminde geçirdiği safhalar birkaç kez hatırlatılmıştır.

Her konuda insan hayatına yön veren İslâm dini, miras konusunda da hükümler getirmiştir. Ancak bunlar diğerleri gibi defalarca tekrar edilmemiştir.

Konunun devamında tekrarın bir başka hikmeti de şöyle ifade edilmiştir:

“Hem Kur’ân; müessistir. Bir Dîn-i Mübîn’in esâsâtıdır ve şu âlem-i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdâd lâzımdır. Te’yid için, takrir, tahkik, tekrir lâzımdır...”

Bütün insanlık âleminin yanlış yolda olduğu, bir kısmının tahrif edilmiş semavî kitaplara, diğer kısmının putlara taptığı, bir başka grubun ise insan aklının mahsulü olan yanlış felsefî cereyanlara kapıldığı o cehalet asrında, Kur’ân-ı Kerîm hak dinin ve doğru inancın temelini atmıştır. Allah’a iman başta olmak üzere, bütün iman hakikatlerini insanlara açıklamış ve şirkin bütün çeşitlerinden uzak bir tevhid dini ortaya koymuştur. Öncelikle insanların kalplerini ve akıllarını hakikatle tenvir eden Kur’ân-ı Kerîm, batılı bırakıp hakka tabi olanların teşkil edecekleri bir İslâm toplumunun da bütün esaslarını ortaya koymuştur. Toplumun her tabakasının suallerini cevaplandırmış, ihtiyaçlarını karşılayacak esaslar getirmiştir.

Küfürden imana, şirkten tevhide, bedevilikten medeniyete, zulümden adalete dönen bu insanların kalplerinde bu yeni inancı iyice yerleştirmek, şahsî ve içtimaî hayatlarında Kur’ân esaslarını tam hâkim kılmak için bu hakikatler üzerinde tekrarla durulmuştur. Bu tekrarlar her asra, özellikle de içinde bulunduğumuz bu dehşetli asra son derece lüzumludur.

Küfrün, ahlâksızlığın ve batıl ideolojilerin birer şahs-ı manevî halinde, imana ve ahlâka hücum ettiği bu dehşetli zamanda, Kur’ân ve iman hakikatleri üzerinde ne kadar tahşidat yapılsa yerindedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...