"İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktiza eder." cümlesinin tevekkül yönünü izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevekkül’ün kelime mânâsı, “vekil edinmek”tir. Mefhum olarak, “lüzumlu sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a güvenmek, netice hakkında O’nun takdirine razı olmak” mânâsına gelir.

Nur Külliyatı'nda, tevekkül hakkında şu öz ve doyurucu bilgilere yer verilir:

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.”

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve O’na teslim olmanın safâsını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerekir

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Tevekkül ile tembellik görünüşte bir birine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir. Yani buğday başağını elde etmenin yolu tarlayı sürmek, tohumlamak, sulamak,…, en sonunda da neticeyi Allah’tan bilmek ve beklemektir.

Allah kâinatta sebeplere de bir vazife vermiştir. Bazı icraatlarını da sebepler vasıtası ile yapmaktadır. Bu yüzden insanları da sebeplere riâyet etmeye davet ediyor.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesidir. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi? Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir.

Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir. Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır.

Peygamber Efendimiz (asm) bizi ikaz sadedinde, “Senin en büyük düşmanın nefsindir.”(Keşfu'l-Hafa, I/143) buyuruyor. Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz.

Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var. Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık endişesine düşmeden ve doğum kontrolü hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihâyet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar.

Mü’min, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mü’min bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mü’mini rahatlatır ve cesur kılar.

Allah’a tahkikî bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hâdise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakiki iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Böyle kimseler dünyanın bütün yükünü bellerine yükler ve altında ezilirler.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Netice olarak; “Kadere iman eden kederden emin olur”, tevekküle yaslanan ruhî hastalıklardan kurtulur, her iki cihanda da mes’ut ve bahtiyar olur.

***

İman, Tevhid, Teslim ve Tevekkül konusunda faydalı olacağı ümidiyle iki yazı takdim ediyoruz:

1 - SAADETİN DÖRT BASAMAĞI

Saadet-i dareynin adresinde imandır ilk basamak..

İman eden; “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz. Öyleyse nihâyet derecede muntazam olan şu memleket de hâkimsiz olamaz.” der.

Allah ile insan arasındaki irtibat demek olan imandan sonra adresin ikinci basamağı tevhittir. “Lailaheillallah.” Kâinatta hiç bir zerre yoktur ki, bu cümleyi söylemesin.

Tevhid, baharda, çiçekte Cemîl ve Latîf isimlerini lezzetle okurken, fırtınalı denizlerde ve çakan şimşeklerde, ibretle Kahhar ve Celîl isimlerini müşahede edebilmektir. Evet, iman eden, yaratılan her şeyde mutlaka O’nu görür.

Ve saadet-i dareynin üçüncü basamağı; teslim olmak. O’na boyun eğmek, hükmüne razı olmaktır. Âlimlerimiz teslimiyet için “belâ geldiğinde içte ve dışta değişme olmaksızın sabit olmaktır” demişler.

Semavat ve arzın dışına çıkmaya güç yetiremeyen insana, acaba rızadan başka ne yakışır?!

“Onların Rableri katındaki mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedi olarak devamlı kalıcıdırlar. Allah onlarda razı olmuştur ve (onlar da) O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu (karşılık),Rabbisinden korkan kimseler içindir.” (Beyyine, 98/8)

Ve Tevekkül; âsûde bahar ülkesinin adresindeki son basamak. Yani işini Allah’a ısmarlamak ve O’na sığınmaktır tevekkül. Gerekeni yapmak demek olan, sebeplere teşebbüsten sonra ağırlıklarını O’nun kudret eline bırakmak.

Abdülkadir Geylani Hazretleri (ks); “Tevekkül eden kimse, Rabbin va’di ile sukûnet bulur.” demiştir.

İnsanoğlu kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığı sürece ıstıraplardan, evhamlardan, sabırsızlıklardan asla ve asla kurtulamayacaktır.

Hz. Ömer (ra) şöyle buyurmuştur:

“İster hoşuma giden olsun, isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (İbn-i Kesîr)

Beşeri bütün matlûbuna vâsıl eden kelimedir tevhid..

İman, tevhid, teslim ve tevekkül yağmurlarıyla baharlar gelsin kalplerimize, ebedi saadet çiçekleri açsın. Bırakalım ıstırapları, yeis ve elemleri iman nimetinden mahrum olanlara... Ve huzuru bulalım, yaşatalım doya doya. İman eden bilir ki: “Madem O var her şey var!”

2- TEVEKKÜL ÜZERİNE

Tevekkülün izahına geçmeden önce, bu yüksek haslete, bu ulvî seciyeye yapılan itirazların kaynağına biraz inmek isterim.

Tevekküle karşı çıkanlar, nefislerine itimad eder, Allah’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmezler. O’nun mülkünde yaşadıklarından ve kendilerinde varlık adına her ne varsa, hepsini O’nun ihsan ettiğinden gafildirler. Bedenlerindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İlâhî iradeyle terbiye edildiğini unuturlar.

Mü’min, sebepler dünyasında yaşadığının ve ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır. Bunun yanında toprak zerrelerinin buğday yapacak ilme, kudrete ve iradeye sahip olmadıklarını da çok iyi bilir.

Mü’min, sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder. Zira meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan ve insanı bütün bir kâinattan süzüp çıkaran O’dur.

Şu hadis-i şerif, Müslüman’ın tevekkül anlayışının en veciz ifadesidir:

Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.”

Müslüman, dünya hayatını daha güzel ve rahat geçirmek arzusuyla, meşru sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır.

O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesidir.

İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi?

Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir. Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir.

Tevekkül, bütün canlıların, hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var.

Dökülmüş yapraklarıyla baharı bekleyen ağaçlar; toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygısına düşmeden ve doğum kontrolü hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihâyet, yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler... Bunların her biri ayrı bir tevekkül sahnesi sergiliyorlar.

Başta da işaret ettiğimiz gibi, tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir.

Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsul alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın sefasını sürmüştür...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

abdurrahma

Nur mekteb-i irfani yasasin!Ve o mektebin muazzez merhum mudurunun ruhuna yuzbinler rahmetler insin.Ve Allah sizden razi olsun.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe
Amin... okurken bütün maddi ve manevi hissiyatlarım mütmamin oldu. mutluyum hamideyim
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
fırat zirve
AMİİN
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
saidtr
Allah razı olsun. Bir Ağabeyimizin eski mektuplarında bu konuya ilave şöylece izah da veriliyor. İman, nurani bir bağlılıktır. Bu bağ ise Bir, Tek olan Allah'a irtibatlanması gerekir. Çünkü tevhid başka şirk ve sebepleri reddediyor. Bir olan Allah'a irtibat ise O'na teslim olmayı yani İslam'ı gerektiriyor. Çünkü bizim ubudiyetlerimiz görevimiz ise, Allah'ın aynı zamanda hakkıdır da. Ama bu yük ise çok ağırdır, her an kaymamamızın garantisi yoktur. Onun için de tevekkül ile O'na dayanmamız elzemdir ki, Rabbimiz elimizden tutsun ve gayat-ül gayemize çıkabilelim. Çünkü hadis meali var : İbadetleri Allah'ın yardımı olmadan yapamayacağımız gibi, günahlardan da Allah'ın inayeti olmadan ondan kurtulmamız mümkün değildir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
kutsall
Allah razı olsun... bir hakikatin daha kendimde kısmi olarak hal olmasına vesile oldunuz. Allah'ıma binlerce kere şükür ki bizlere risalei nurlarla tanıştırmış.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...