"Kevn ve vücutta, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ve keza, kevn ve vücutta, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfial mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcip, vâhid, fa'al bir Hâlıkı iktiza ve istilzam eder."(1)

Bütün varlık âleminde “imkân, kesret, infial mertebeleri vardır.” Yani bütün varlıklar mümkündürler, olup olmamaları müsavidir. Onların varlık sahasına geçmeleri ancak bir Vâcib’in iradesiyle olmuştur. Bu bakımdan; “İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar.”

Kesret çokluk demektir. Varlıklar birçok yönden birbirleriyle birleşirler ve vahdete ererler. Meleklerden, insanlara, yeryüzünden semalara cennetlere kadar bütün varlıklar en geniş kesret âlemini teşkil ederler Bu varlıklar mahlûk olmada birleşirler, yani bunların hepsi mahlûktur ve bir Hâlık’ı iktiza ederler.

Bu geniş kesret mertebesinin birçok alt şubeleri vardır. Bu varlıklar içinde melekler, insanlar, cinler ve hayvanlar ayrı bir kesret âlemi teşkil ederler ve “canlı” olmada birleşirler ve bir Muhyi’yi iktiza ederler. Bu canlılar içerisinde de rızıkla beslenenler ayrı bir kesret âlemidir ve bir Rezzak’ın varlığını gösterirler.

Misaller artırılabilir.

Bu varlık âleminde infial yani fiili kabul etme, kendilerinde bir iş görülme mertebesi de vardır. Bu mertebe gösterir ki onlarda görülen bu fiilleri icra eden bir fâil vardır.

Varlıkların fiilleri kabul etmeleri, o işlerin kendilerinde icra edilmesine uygun bir kabiliyete sahip olmaları demektir.

Başka bir sualin cevabında da denildiği gibi, yazma fiili bir kâğıtta icra edilir ve ortaya bir yazı çıkar. Yani, yazma fiilini kâğıt kabul eder, başka bir ifade ile kâğıt yazıya kabil olan bir varlıktır. Ama meselâ, su veya havada bu fiil icra edilmez. Bu yönleriyle su ve havanın bu fiili kabul etmedikleri söylenir.

İlâhî fiiller sonsuzdur. Ama her varlıkta bunların tamamı icra edilmez.

Halk, yani yaratma fiili bütün varlıklarda icra edilmiştir. Bu bakımdan bunların tamamı “yaratma” fiilini kabul etmişlerdir. Ama rızıklandırma fiili ancak canlılarda icraat gösterir, yani bu fiili ancak hayat sahipleri kabul ederler. Şifa verme fiili hastalarda icra edilir.

Keza, gösterme, seyrettirme fiilini “göz” kabul etmiş, işittirmek fiili kulakta, yürütmek fiili ayakta, hazmettirmek fiili midede kendini göstermiştir.

“Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcib, vâhid, fa’al bir Hâlık’ı iktiza ve istilzam eder.”

İstilzam, lâzım olma, gerektirme demektir. İmkân mertebesinin Vacib bir Hâlık’ı istilzam etmesi gibi, kesret vahdeti, infial de bir fâili iktiza ederler.

“Ve keza, bakıyoruz ki, kâinatta herhangi birşey, hadd-i kemale vâsıl olmayınca hareket etmekten durmuyor. Kemâline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücud kemali ister, kemal de sübutu iktiza eder. Öyleyse, vücudun vücudu, kemal iledir. Kemalin kemali de devam ile olur. Öyleyse, bir Vâcib-i Sermedî, Kâmil-i mutlak var ki, mümkinatın bütün kemâlâtı, O’nun nur-u kemalinin cilvelerine birer gölgedir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak Zât’ında, sıfâtında, ef’âlinde kâmil-i mutlaktır.”

Nurlar’da insanın bu kâinat ağacının meyvesi olduğu sıkça, nazara verilir. “Ağacın mahiyetinde olmayan bir şeyin esaslı bir sûrette meyvesinde bulunmadığı” (Sözler) ifade edilir.

Bütün varlık âleminde bir tekâmül kanunu vardır. Bu kanun, kâinat ağacında geçerli olduğu gibi, onun meyvesi olan insanda ve diğer bütün canlılarda da hükmünü icra eder.

Kâinatın altı günde, yani altı devrede yaratıldığı ayet-i kerimede haber veriliyor. İnsan da ana rahminde altı devreden geçiyor; nutfe, alaka, mudğa, azm, lahm, halk-ı cedid. Kâinatın devreleri milyonlarca yılda, insanınki ise dokuz ayda tamamlanıyor.

Kâinat kemale erdiğinde insan meyvesi veriyor ve sükûna geçiyor, yani artık terakki ederek insandan daha üstün bir meyve verecek hale gelmiyor. Son ve en mükemmel meyve insan.

İnsan da ana rahminde dokuz ayını tamamladığında, bütün organları ve duyguları vazifelerini en iyi şekilde yapmak üzere, bir kemal noktasına gelmiş oluyor. Artık ne insan bedeninde yeni bir organ, ne de insan ruhunda yeni bir latife yaratılmıyor. İnsan, bir ömür boyu bu mevcut sermayesini en iyi şekilde kullanarak manen terakki ediyor.

Bundan anlaşılıyor ki, vücud kemali ister, kemal de sübutu iktiza eder.”

Sübuttan maksad, kemale eren o varlığın hemen yokluğa gömülmeyip bu kemal halinde belli bir süre devam etmesi, yaratılış gayesine uygun vazifeler yapmasıdır.

İlim tahsil etmenin kemali bir şeyler öğrenmektir; bu öğrenmenin kemali de sübutu yani bilgilerin hemen kaybolmayıp hafızada devam etmesini gerektirir. Öğrenir öğrenmez hemen unutulan bilgiler, insana bir kemal kazandırmazlar.

Bu misaller bizi şu hakikate ulaştırıyor:

Allah, “Vâcib-i Sermedî” ve” Kâmil-i Mutlak”tır. Yani, O’nun varlığı zâtındandır, ezelî ve ebedîdir. Mutlak kemal O’na mahsustur. Sonsuz kudret O’nun, sonsuz ilim O’nun, mutlak irade O’nun, bütün kemal sıfatlar O’nundur.

Mahlûkatın kemalleri sınırlıdır, belli sahalarda belli bir kemale sahip olan bir mahlûk, başka sahalardaki nice kemallerden mahrumdur. Bülbül güzel öter ama ne yüzebilir, ne okuyabilir, ne yazabilir, bu gibi nice kemaller onda bulunmaz.

“Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh” hakikati bütün kemaller için de aynen geçerlidir. Yani, Allah’tan başka kimsede O’nun ihsan etmediği bir kuvvet bulunmadığı, bütün kuvvetleri O verdiği ve ikram ettiği gibi, yine hiçbir varlıkta da O’nun ihsanı olmayan bir kemal söz konusu değildir. Bütün kemaller, bütün meziyetler ve bütün maharetler Allah’ın rahmeti ve inayetiyledir. Ve bu kemaller; “O’nun nur-u kemalinin cilvelerine birer gölgedir.”

Bilindiği gibi gölge zatın varlığını gösterir, ama varlık mertebesi olarak onun çok aşağısında bulunur ve zatın sıfatlarına sahip değildir. Meselâ, ağacın gölgesi canlı değildir. Bir yazı da âlimin ilminden bir gölgedir; onun ilmini haber verir, ama kendisinde ilim bulunmaz.

İşte bütün varlıkların kemalleri, Allah’ın sıfatlarının kemalini gösterirler, o sıfatların kemaline birer işarettirler. Ama kendilerinde zatî bir kemal yoktur; onların kemalleri İlâhî sıfatların kemaline göre gölge gibi zayıf kalırlar. Bir damladaki ışık, güneşin ışığını bildirir, ancak güneşin ışığının kemaline göre bu küçük parıltı sönük bir gölge kadar kalır.

Bütün varlıklardaki kemaller de bunun gibidir.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...