"Âlem-i Mülk" ve "Âlem-i Melekût" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Âlem-i Melekût: Eşyanın içyüzü ve mahlukatın Allah’ın isim ve sıfatlarına bakan ya da ahiret âlemlerine işaret eden yüzüne denir.
Eşyanın bir de Allah ve ahirete bakan içyüzü vardır ki, buna da melekût yüzü denir.
Âlem-i melekût daha geniş bir âlem olup, âlem-i emiri de içine alan bir âlemdir diyebiliriz.
Melekût âlemi; şehadet âleminin dışındaki bütün gayb âlemleridir. Âlem-i mülk ve şahadet; şu maddi ve kevni âlemdir. Uzay, kâinat, dünya hepsi bu âlemin içindedir. Dolayısı ile ahiret âlemi de melekût âleminin içinde ve dairesindedir. Gayb âlemi ile melekût âlemi birbirinin aynıdır, demekte bir mahzur yoktur. Ahiret âlemi, gayb âleminin bir menzili, bir şubesi hükmündedir.
Dünyada olan birisi için âlem-i ahiret ve berzah gaybi âlem iken, ahiret ve berzahta olan birisi için gaybi ve melekuti âlem Allah’ın isim ve sıfatları oluyor. Yalnız ahiret âlemi noktasından düşünüldüğü zaman, mesela cennette olan birisi için gaybi âlem Allah’ın isim ve sıfatlarıdır. Zira cennette insanın daha başka bilmediği ve görmediği bir âlem kalmıyor. Zira varlığın en ileri noktasına ve boyutuna mazhar olmuş insan için bundan ötesi ancak Allah’ın isim ve sıfatları olabilir.
Elbette bu sıralamaya göre yükseklik ve kıymet maddi âlemden manevi ve gaybi âleme doğru çıkar. Yani en kıymetli olanı, en gaybi ve melekuti olanıdır. Ahirete nispetle dünya ne kadar aşağı ise, Allah’ın isim ve sıfatlarına göre cennet de o kadar aşağı bir mertebededir.
Bir hadis-i şerifte; “insanların ahirete ve cennete gitmeleri ana rahminden bu dünyaya gelişlerine” benzetilir. Bu dünya ana rahmine göre ne kadar büyük, yüksek ve aydınlık ise cennet de dünyaya göre öyledir. Bu hakikat bir başka hadis-i şerifte “Ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de beşerin kalbine hutur etmiştir.”(bk. Buhari, Bed'ü'l-Halk 8; Müslim, Cennet 2) şeklinde tarif edilir.
Dünyanın bin sene mesudane hayatı, yani kedersiz, tasasız ve sırf saadetle geçen bin senelik bir ömür, cennet hayatının bir saatine mukabil gelmez; ana rahmindeki bin senelik bir hayatın dünyadaki bir saate mukabil gelmemesi gibi. Aynı şekilde cennetin de bin senesi, bir saat “rü’yet-i cemâl”e mukabil gelmez. İşte insan böyle hayallerin çok ötesinde bir saadet yurdunda, halıkının ve ma’budunun huzuruna çıkma ve rüyetine mazhar olma saadetine erecektir.
"Bir şeyde iki cihet var: Biri, mülk -âyinenin mülevven vechi gibi, ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur, ilâ âhir. Esbab bu cihette vardır. İzhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister."
"İkinci cihet, melekûtiyet cihetidir: Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücut, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar." (Mesnevi-i Nuriye, Nokta)
Aynanın bir şeffaf ve parlak yüzü var, bir de pürüzlü ve parlak olmayan kesif yüzü. Aynanın şeffaf ve parlak yüzünde her şey berrak ve net iken, pürüzlü ve kesif yüzünde her şey karmaşık ve bulanıktır. Mesela; aynanın şeffaf yüzüne baktığımız zaman, simamız kusursuz bir şekilde görünür, kesif ve pürüzlü yüzüne baktığımız zaman yüzümüz net görünmez, bazen hiç görünmez.
"Mülevven yüzü" aynanın siyah tarafıdır ve hakikatte eşyanın mülk yüzünü temsil eder. Aynanın parlak yüzü ise, eşyanın melekût yani içyüzünü temsil eder. Her şeyin dışına mülk içine melekût denildiğine göre, yumurtanın kabuğu mülk, içi melekûttur.
Hadiselerin görünen yüzleri mülk, onların arkasında saklı olan hikmet ciheti ise melekûttur. Bizler sadece eşyanın ve hadiselerin bize bakan mülk cihetini görüyoruz; melekût cihetini ise akılla ve iman nuru ile görebiliriz.
Aynanın renkli yüzü çok farklı renklerde olabilir. Fakat bu farklılık parlak yüzü etkilemez, hatta bazen ona kuvvet verir. Arka yüzünü ne kadar koyulaştırsak ön yüz o derece parlak görünür. Onun gibi hadiselerin de iki yüzü vardır. Bize bakan yüzü aynanın renkli kısmına benzer. Allah'a bakan yüzü ise aynanın şeffaf yüzü gibidir; daima parlaktır.
Mesela; hastalık ve ölüm gibi hadiseler insana bakan yüzü ile karanlık görülebilir. Fakat Allah'a bakan yüzünde hiçbir karanlık söz konusu değildir. Sıhhat rahmet olduğu gibi, hastalık da günahlara kefaret olması itibariyle rahmettir. Hayat rahmet olduğu gibi, ölüm de dünyadan daha güzel bir âleme gitmeye vesile olduğu için rahmettir ve güzeldir.
Arka yüz, eşya ve hadiselerin bizim muhatap olduğumuz cihetleridir. Onların arkasında saklı güzellikleri göremeyince, hemen itiraz yahut şikâyet yolunu tutmayalım diye sebepler yaratılmıştır. Mesela ölüm, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âleme göç etmektir. Bu, ölümün melekût cihetidir. Bu güzelliğin ortaya çıkmasında Azrail (as) vazife yapmaktadır. Onun vazifesi de bir perdedir, ölümün hakiki güzelliği Cenab-ı Hakk’ın Mümit yani ölümü veren isminin güzelliğidir. Mahlukatın ve hadisatın melekût ciheti, onlarda tecelli eden ilahi isimler ve sıfatlardır.
"… Esbab sırf zahirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur." (Sözler, 22. Söz, İkinci Makam)
Sebepler ancak eşyanın “mülk cihetinde,” yani dış yüzlerinde görev yaparlar; eşyanın ve hadiselerin “melekûtuna” yani içyüzüne karışamazlar.
Bir yazının melekûtu, onda kendini gösteren ilimdir. Kâğıt ve kalem yazının görünmesine birer sebep, birer vasıta ve birer perdedirler; bunlar sadece mülk cihetinde iş görürler, yazıdaki ilme el uzatamazlar.
Hadiselerin de mülk ve melekût cihetleri vardır. Hastalığın mülk ciheti kederler, acılar, ıstıraplardır. Melekût ciheti ise günahlara kefaret olması, büyük mükâfatlar kazandırmasıdır.
"Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur." (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Buna göre, şu görünen şahadet âlemi, aynı zamanda “mülk” âlemidir. Emir âlemi, melâike âlemi, âhiret âlemi gibi görünmeyen âlemler de “melekût” ile ifade edilirler.
Bir kâğıda, rengi itibariyle beyaz, şekli yönüyle dikdörtgen dememiz gibi, birbirinin aynı olan bir kısım âlemleri de ana özellikleri itibariyle ayrı isimlerle yâd ederiz.
Bazı âlimlerimiz insanın bedeninin mülk, ruhunun ise melekût olduğunu ifade ederken, diğer bir kısmı bedenin görünmeyen organlarını da melekût olarak kabul ederler.
Buna göre, "Her şeyin melekûtu onun elindedir..." (bk. Yasin, 36/83) mealindeki âyet-i kerimeyi iki şekilde anlayabiliyoruz.
Birinci mana: Her şeyi idare eden görünmez kanunlar, sistemler, emirler hep Allah’ın kudretindedir ve onun takdiriyle vazife görürler; bedeni idare eden ruh gibi.
İkinci mana: Hiçbir mahluk kendi iç âlemine güç yetiremez. Bizim içimizi de hayvanın içini de ağacın içini de denizin içini de hep Allah idare etmektedir...
Yerküresinin dış kısmı mülk, içi ise ta mağma tabakasına kadar melekûttur.
İnsanın bedenine mülk, ruhuna melekût diyebiliriz. Ruh ile beden arasında mahiyet olarak çok büyük bir fark var. Ruhumuz bir yöne bakmak ister istemez yüzümüz hemen o yöne döner. Öte yandan, insanın bedeni tümüyle mülk kabul edildiğinde ruhu melekût olmuş olur. Aynı şekilde, bu âlemin de görünen kısmı mülk, onda vazife yapan manevi kanunlar ise melekût olurlar.
"Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf hem mazruf olur." Mazruf, zarfa konulan şey demektir. Maddi kalbimiz bedenin içinde bulunması cihetiyle, beden zarf, kalp mazruf olur. Kalbi manevi yönüyle düşündüğümüzde, kalp zarf olur, beden ise mazruf. Yani bu defa manevi kalp bedeni kaplar.
Kalp manevi olunca, onun kaplaması da yine manevi olarak düşünülecektir. Keza, insan ilim sıfatıyla bedenin tümünü bilir, ondaki hayat sıfatı da bedenin bütün organlarını ve hücrelerini kaplamıştır. Böylece, beden mazruf, kalp ise zarf olmuş olur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Cenab-ı Allah razı olsun inş hakkınızı helal edin..