"Şakk-ı kamerin imkânında şüphe kalmadı, kati ispat edildi. Şimdi, vukuuna delalet eden..." İmkân ile vuku neden ayrı zikredilmiş, farkları nedir? İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Buraya kadar, Ay’ın ikiye ayrılıp tekrar birleşmesinin imkânı yani böyle bir hadisenin meydana gelmesinin muhal olmadığı, imkân dairesinde olduğu izah edildi.

Ancak her mümkün vaki olmayabilir. "Acaba bu hadise vuku bulmuş mu ve Ay gerçekten yarılmış mıdır?" sualinin cevabı, bundan sonraki kısımda delilleriyle ortaya konulmuştur.

Söz konusu metinde önce şöyle buyurulmuştu:

"Şimdi, vukuuna delalet eden çok burhanlarından altısına(Haşiye) işaret ederiz."

"(Haşiye): Yâni, altı defa icmâ sûretinde, vukuuna dair altı hüccet vardır. Bu makam çok izaha lâyık iken, maatteessüf kısa kalmıştır." (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Şakk-ı Kamer Mucizesine Dairdir)

Bu konuda söz sahibi olan altı grup insanın şakk-ı kamer konusunda icmâları yani bu hakikatin tahakkukunda hepsinin ittifak etmeleri meselenin hiçbir cihette şüpheye mahal olmayacak şekilde kati ve açık olduğunu gösterir.

Bu altı gruba mensup yüzlerce zatın her birinin şakk-ı kamer konusunda neler dediklerini bilemeyiz. Ama yakinen bildiğimiz bir şey varsa, bu altı grubun bütün fertleri şakk-ı kamerle alakalı ayetin hak ve sadık olduğuna, ona şahid olan sahabenin de ancak hak ve hakikatte ittifak ettiklerine, keza bu konudaki bütün hadis-i şeriflerin meseleyi şüphe götürmez şekilde ortaya koyduklarına inanmışlardır ve bu konuda bir icmâ’ hasıl olmuştur.

Üstadımızın da haşiyede beyan ettiği gibi “Bu makam çok izaha layık”tır. Bütün tafsilatıyla izah edilse müstakil bir kitap olabilir.

İcma’ hakkında kısa bir bilgi naklettikten sonra bu ana başlıkları hülasa halinde ifade etmeye çalışacağız.

İcma’ hakkında kısa bilgi:

İcma’; ittifak etmek, görüş birliğine varmak, azmetmek ve kasdetmek mânalarına gelir.

İslâm hukukunda, müctehidlerin üzerinde ittifak ettikleri dört aslî delil vardır: Kitab, sünnet, icma, kıyas.

İslâm'da icmâ fikrinin ortaya çıkışı, Sahâbîler döneminde başlayıp müctehid imamlar devrine kadar tedricî olarak gelmiştir. Bu gelişme üç devre teşkil eder:

1. Sahabiler, karşılaştıkları yeni meseleler üzerinde ictihad yaparlardı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, hususan âmme hukuku sahasında, istişareye başvurarak şûrâ içtihadı yaptırıyorlardı. Bu ictihatlar sonunda varılan ihtilafsız hükümler, ferdî hükümlerden daha kuvvetli sayılıyor, buna muhalefet edilmiyordu. İşte bu çeşit hükümlere "icma" adı verilir.(1)

2. Müçtehid imamlar devrinde, her imam ictihad yaparken fâkihlerin görüşlerine aykırı bir şey söylememek için dikkat eder ve böylece görüşünde yalnız kalmak istemezdi. Mesela İmam Azam Hazretleri, kendisinden önce yaşamış olan Kûfe âlimlerinin icmâ ettikleri hususlara uymak için çok hassasiyet gösterirdi.

3. Fakihler, uymak için ashab-ı kiramın icma ettikleri meseleleri öğrenmeye büyük bir dikkat ve itina gösterirlerdi. Onlar sahabelerin icma ettikleri şeylerin dışına çıkmamaya çalışıyorlardı.(2)

Altı ana başlık:

  • "Ehl-i adalet olan sahabelerin, vukuuna icmaı"

Bu mucizenin vaki olduğunda bütün sahabeler ittifak halindedirler.

Allame Abdülhayy el-Leknevî (r.a.) şöyle der:

"Adalet" tabiri bazen, rivayette taammüden yalan söylemekten kaçınmak ve uzak olmak manasında kullanılır. Muhaddislerin, 'Sahabenin tamamı adildir.' şeklindeki sözle kastettikleri mana da budur."

"Es-Sehâvî, Fethu'l-Muğîs'te şöyle der: "İbnu'l-Enbârî şöyle demiştir: "Sahâbe'nin adaletinden murad, onlar hakkında ismet sıfatının sabit ve onların günah işlemesinin müstehil olduğunu söylemek değildir. Bundan murad, onların rivayetlerini, adalet sebeplerini araştırma tekellüfüne girmeksizin ve tezkiyelerini istemek­sizin kabul etmektir. Ancak adaleti yaralayıcı bir fiili işlemiş olmaları durumu söz konusu olursa, o başka. Böyle bir durum da sabit olmamıştır."(3)

Gerek hadis rivayetinde ve gerekse itikad ve amel olarak İslâm dininin müteakib nesillere öğretilmesinde ilk mehaz olmaları bakımından sahabenin ehemmiyeti pek büyüktür. Bu sebepledir ki, İslam tarihinde her bir sahabe üzerinde titizlikle durulmuş, her birinin terceme-i hali veya hayat hikâyesi yazılarak ciltler dolusu sahabe tarihleri meydana getirilmiştir.

  • "Ehl-i tahkik umum müfessirlerin vukuuna ittifakı"

Şakk-ı kameri haber veren ayet-i kerimeyi her yönüyle tetkik ve tahlil eden bütün tefsir âlimleri bu hâdisenin bir peygamber mu’cizesi olarak vuku bulduğunu kabul etmişlerdir.

Bir konuda söz sahibi olanlar, ancak o konuda mütehassıs selahiyetli âlimlerdir. Şakk-ı kamerle alâkalı âyet-i kerime konusunda da söz sahibi ancak “Ehl-i tahkik umum müfessirler”dir. Kur’ânın Allah kelamı olduğuna inanan her mü’minin vazifesi, şakk-ı kamer konusunda bu ihtisas sahiplerine itimat etmek ve haberlerini aynen tasdik etmektir.

  • "Ehl-i rivâyet-i sadıka bütün muhaddisînin, pek çok senetlerle ve muhtelif tariklerle vukuunu nakletmesi"

Bu konudaki hadîs-i şerîfleri rivayet eden bütün hadîs âlimleri de pek çok senetlerle ve muhtelif yollarla şakk-ı kamer mu’cizesinin vukuunu haber vermişlerdir.

  • "Ehl-i keşif ve ilham bütün evliya ve sıddıkînin şehadeti"

Evliya ve sıddikînin bu mucizenin tahakkukunda ittifak etmeleri de çok mühim bir delildir. Bu mümtaz zatlar birçok hakikati İlâhî ilhamla bizzat keşfetmişlerdir. Mesnevi-i Nuriye’de şöyle buyrulur:

"Ehl-i şuhud dediğimizden maksat, evliyaullahtır. Zira velayet sahibi, avamın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor." (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale)

  • "İlm-i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imamlarının ve mütebahhir ulemanın tasdiki"

Kelam ilminin temel konusu Kur’ân hakikatlerini esas alarak marifetullahı aklî delillerle de izah ve ispat etmektir. Bu sahanın önde gelen isimlerinden hemen aklımıza gelenler; İmam Eş’arî, İmam Maturudî ve İmam Gazzalî hazretleridir. Bunlar ve sair bütün kelam âlimleri şakk-ı kamer konusunda tam bir ittifak halindedirler. Onların bu ittifakı şakk-ı kamer hakikatine ayrı ve en büyük bir delildir.

  • "Nass-ı kat’î ile dalâlet üzerine icmâları vaki olmayan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) o vak’ayı telâkki-i bilkabul etmesi, güneş gibi inşikak-ı kameri ispat eder."

Ümmet-i Muhammediyenin (asm.) büyük kısmı ehl-i sünnet ve cemaat mesleğindedirler ve bu istikamet yolu hadis-i şerifte “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu çizgiyi takip edenler”(4) olarak tarif edilmiştir.

Taberanî’nin İbn Ömer’den naklettiğine göre Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Ümmetim asla dalalet üzerinde birleşmez. O halde cemaatin (ümmetin çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnetin) içinde kalmaya dikkat edin. Çünkü Allah’ın eli cemaatin üzerindedir.”(5)

Allah’ın rahmet ve inayeti bu cemaat üzerinde olduğu içindir ki, bunların “dalâlet üzerine icmâları vaki” olmamıştır.

Dipnotlar:

1) bk. İbnu'l-Kayyim, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, I, 61-66.
2) bk. Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. A. f ener, Ankara 1986, 171, 172.
3) bk. Abdülhayy el-Leknevî, Zaferu'l-Emânî, s.539.
4) bk. Heysemi, Mecmau'z-zevaid, 1/189.
5) bk. Heysemi, Mecmau'z-zevaid, 5/218; İbn Mâce, Fiten, 8.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...