Üstadımız, Kur’ân-ı Kerim’in kâinatın hakikatine dair beyanatlarını gaybî bir ağaç misaliyle nazara vermektedir. Bu mesele sadece ihtisas sahibi zevatı mı ilgilendiriyor; bizlerin de istifademizi temin etmek üzere, bu ağaç misalini açabilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın en yüksek bir derece-i i'câzına bakmak istersen, şu temsili dinle, bak. Şöyle ki:"

"Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. … …"

"Aynen onun gibi, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın dahi, … …şecere-i hilkatin hakikatine dair-beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş … ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur'ân'ın tasvirine "Maşaallah, bârekâllah" deyip, "Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur'ân-ı Hakîm!" demişler.”

Bu hârika temsil dört ayrı sahada bize ışık tutmaktadır:

- Kâinatın hakikati,

- Allah’ın isim, sıfat ve şuunatı,

- İmanın rükünleri ve bunların teferruatı,

- İslamiyet’in esasları ve bunların yan kolları.

“Kâinatın hakikati o gaybî ağaçla açıklanırken sadece ihtisas sahibi zâtlara mı hitap ediliyor?” diye soruluyor.

Evvela şunu ifade edelim: Sualde ihtisas sahiplerinden “fen ilimleriyle iştigal eden ilim adamları” kastediliyorsa, onlar da bu noktada diğer insanlardan farksızdırlar. Kur’ân'ın izahlarına onlar da en âmî bir insan gibi muhtaçtırlar. Burada esas olarak ele alınan, kâinatın yapısı, sistemlerin vazifeleri gibi şeyler değildir ki muhatap sadece fen konusundaki bilim adamları olsun. Konu, kâinatın hakikatidir.

Hakikat için, Külliyat'ta şöyle bir ifade geçer:

“Hakiki hakaik-i eşya esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakikatın gölgeleridir.” (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)

Her şeyin bir sûreti bir de hakikati vardır. Karşımızda iki ayrı bina farz edelim. Şekilleri, kat sayıları, metrekareleri, renkleri, mimarî hususiyetleri birbirinden farklı olsun. Bu konuda söylenecek şeyler binaların sûretiyle alâkalıdır. Fen ilimleri de bununla alâkadar olurlar. Hakikate gelince, biri okul, diğeri hapishanedir.

Bu misalde olduğu gibi, kâinatın ne olduğu hakkında en sağlam bilgiler kâinat Halık’ının kelamı olan Kur’ân-ı Kerim'dedir.

Kâinat sarayının göremediğimiz kısımları, gördüklerimiz yanında çok küçük kalır. Göremediğimiz kısımlar, Üstad'ın ifadesiyle, “bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır.” Işığı henüz dünyamıza ulaşmayan yıldızlardan, âlem-i misale, Levh-i Mahfuza, Arşa, Kürsiye, âlem-i ervaha, melekler âlemine, hatta cennet ve cehenneme kadar nice âlemler bize görünmezler, saklıdırlar.

Biz kâinat ağacının çok az bir kısmını görüyoruz. Bu muhteşem âlemde “on iki haneli küçük bir köy” kadar kalan güneş sistemi içinde, dünya denilen orta yollu bir gezegende hayat geçirmekteyiz. Ötelerden haberimiz yok. Bu konuda fen bilginleri bizden birkaç derece ileri olsalar bile, aramızdaki fark öyle kayda değecek kadar büyük değil. Onlar da, Meselâ, Levh-i Mahfuz hakkında bizlerden fazla bir şey bilmiyorlar.

Üstad Hazretleri On Yedinci Söz'de dünya için bazı tarifler sıralar. Bunlar kâinat için de aynen geçerlidir.

Özet olarak:

“Dünya bir kitab-ı samedanîdir, … bir mezraadır (âhiretin tarlasıdır), … birbiri arkasında gelip geçen âyineler mecmuasıdır, … seyyar bir ticaretgâhtır, … muvakkat bir seyrangâhtır, … bir misafirhanedir.”

Bu ve benzeri ifadeler bize kâinatın hakikatini anlatır. Bu noktada en mükemmel dersler Kur’ân'da verilmiştir.

İlim adamları, kâinatın hakikatinden çok, bu âlemin kendilerini alâkadar eden ve insanlara fayda sağlayan cihetleriyle ilgilenirler. Bunlar o uçsuz bucaksız gaybî ağaç yanında, küçük bir dal kadar kalırlar.

Bu kâinat, marifetullah için yaratılmıştır. Şu hadis-i kudsî bunu açıkça haber vermektedir:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”

O halde kâinatın yaratılmasının hakikati Allah’ın bilinmesi ve tanınmasıdır.

"Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin." (İsrâ Suresi, 17/44)

“Göklerde ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah'ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.” (Nur Suresi, 24/41)

“Yeryüzündeki hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar.” (En’âm Suresi, 8/38)

Kur’ân-ı Kerim, insanın ahsen-i takvimde yaratıldığını beyan etmekle, marifet, tesbih ve ibadet noktasında en mükemmel istidadın insana verildiğini bildirmiştir. Bu istidadını iyi değerlendiren insanlar, nice gaybî hakikatlere Allah’ın ihsanıyla vâkıf olurlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...