"Ya kısa bir meal-i icmalî veya ayetin her cümlesi için beş altı satır tefsir yazmak lazım gelir." İzah eder misiniz? Kısa bir tefsirli meal okuyabilir miyiz, sadakatimize zarar verir mi?
Değerli Kardeşimiz;
Risale-i Nurların Kur'an-ı Kerim mealine bakışı şu şekildedir:
"Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ tevhide alem ve isimdir.' Biz de deriz:
"Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mana-yı lügavîsinden ziyade, mana-yı örfî-i şer'îsine bakılır. Öyleyse değişmeleri şer'an mümkün değildir. Her mümine bilmesi lazım olan mücmel manaları, yani muhtasar bir meali ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübarekenin meal-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl 'akıllı adam' denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir."
"Hem Sübhânallah diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer manasına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Hâlbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lafızdan ve lafza sirayet eden ve imtizaç eden meal-i icmali, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus, tekellüm-ü İlahi haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir."
"Elhasıl: Zaruriyât-ı diniye mahfazaları olan elfaz-ı kudsiye-i İlahiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de daimî, ulvi, kudsî ifade edemezler."
"Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihatle ve sair tedris ve talim ve vaazla o ihtiyaç mündefi' olur."
"Elhasıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfaz-ı Kur'âniyenin i'câzı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir, belki 'muhaldir' diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i'câza dair Yirmi Beşinci Söze müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nakıs bir mealdir. Böyle meal nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakiki manaları nerede?" (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.)
"Bu Onuncu Meseleye bir hâtime olarak İki haşiye:
"Birincisi: Bundan on iki sene evvel* işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân'a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki: 'Kur'ân tercüme edilsin, ta ne mal olduğu bilinsin.' Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plan çevirmiş."
"Fakat Risale-i Nur'un cerh edilmez hüccetleri kat'î ispat etmiş ki, Kur'ân'ın hakiki tercümesi kabil değil ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur'ân'ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur'âniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli planı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeye ahmak çocuklar gibi ahmakane ve divanecesine çalışmaları sebebiyle, bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarıyla görüşemediğim için hakikat-ı hali bilmiyorum." (Şualar, 11. Şua, Onuncu Meselye Bir Hatime.)
Risale-i Nurlardan vermiş olduğumuz bu cümlelerden çıkarılan hükme göre, meal asla Kur’an değil ve onun yerini tutamaz. Meal Üstad Hazretlerinin ifadesi ile sadece muhtasar ve nakıs bir tercümeden ibarettir. Meale bundan fazla bir nazar ile bakılmamalıdır.
Her bir ayetinde hatta her bir harfinde nice derin manalar bulunan Kur’an-ı Kerim’in tercümesi mümkün olmadığı gibi, onu sadece mealinden okuyarak anlamak da mümkün değildir. Bunun için medreselerde uzun yıllar sarf, nahiv, bedi’, beyan, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve mantık gibi ilimleri tahsil etmek ya da müfessirlerin tefsirlerini okumak lazımdır. Bunun içindir ki, Arapçayı çok iyi konuşan Araplar bile Kur’an’ı anlamak için üniversitelerde veya medreselerde uzun yıllar tahsil görmektedirler.
Yukarıda belirtildiğine göre meali ilk defa yaptıranların gayesi gayesi, Kur’an’ın o muhteşem meziyetlerini meal vasıtası ile söndürmek ve insanların nazarından düşürmektir. Bu sebeple meallere Kur’an’ı hakiki bir talim ve anlama vasıtası olarak değil de noksan ve umumi bir malumat edinmek olarak bakmak daha yerinde olur. Kur’an’ı sağlıklı bir şekilde talim etmek ve hükümlerini öğrenmek ancak tefsir ve tevillerle mümkündür.
Bu noktalar göz önünde bulundurulduktan sonra, meal okumakta ve Kur’an’ı anlamaya çalışmakta bir mahzur yoktur.
Kur’an-ı Kerîm ilahi bir kitaptır; mana itibariyle engin ve zengindir. Her bir kelimesinde her bir satırında her bir cümlesinde birçok esrar-ı ilahiyye mevcuttur. Beyanat-ı Kur’aniye o kadar harika, o derece letafetli ve selasetlidir ki, bunları muhafaza etmek ancak Arapça ile mümkündür.
Hem Kur’an’ın sarih mana ve hakikatleri, emir ve hükümleri olduğu gibi, birçok remiz ve işaretleri de vardır, tercümede bunların tamamı kaybolur.
Hem Kur’an mucizedir. Başka bir lisana tercüme edildiği zaman bu mucizeliğini kaybeder. Kur’an’ın ulviyeti yalnız manasında değildir. Onun lafızları da manası gibi ulvidir, mucizedir. Kur’an’ın lafızları onun elbisesi değil, cildi mesabesindedir. Elbise değiştirilebilir ama cilt değiştirilemez.
Kur’an’ın muhkem ayetleri olduğu gibi, müteşabih ayetleri de vardır. Bu müteşabih ayetler başka bir lisana çevrilse bunlardaki ilahi maksat ve mana kaybolur. Bu ise çok tehlikelidir. Müfessir Elmalılı Hamdi Efendi’nin dediği gibi, “Bunu imanı ve insafı olan yapmaz.”
Evet, tercüme etmekle Kur’an tam olarak anlaşılmaz. Çünkü Arapçayı iyi konuşan Araplar bile Kur’an’ı anlamıyorlar. Şayet anlasalardı bütün Arapların âlim olması gerekirdi. Hâlbuki onlar dahi Kur’an’ı anlamak için üniversitelerde ve medreselerde yıllarca sarf, nahiv, bedi’, beyan, meani, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, ilm-i iştikak ve mantık gibi birçok ilmi tahsil ederler.
Bütün ulema Türkçe Kur’an olamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Kısacası ayetlere meal verilmesi ve ayetlerin tefsir edilmesi caizdir. Fakat mealin Kur’an olarak kabul edilmesi kesinlikle caiz değildir.
Yazılan bütün tefsirler o okyanustan ancak bir damladır. Onu okuyan ve anlayan imanı kemale erer. İnanmayan biri de onu hakkıyla ve insafla tetkik ederse, imana gelir. Onun için Kuran’ın feyzi sonsuzdur. İsmi gibi manaları da güzeldir. Bu nihayetsiz feyizden istifade etmek, onun hükümlerine uymakla olur. Kadrini ehl-i iman bilir, ancak onu hakkıyla takdir etmek beşer idrakinin fevkindedir.
Kur’an-ı Kerîm ilahi bir nazm ile dizilmiş ve dokunmuştur. O nazmın her bir noktasında nihayetsiz mana ve sırlar vardır. Onun ihtiva ettiği belagat ve fesahat, beşer ilminin ve kuvvetinin fevkindedir. Bundan dolayı onun nuzulünden bugüne kadar Arap edip ve şairleri de dâhil olmak üzere hiç kimse Kur’an-ı Kerîm’i taklit edememiştir. Arap lisanında bile taklidi mümkün olmayan Kur’an’ın Türkçede taklidi hiç mümkün olur mu?
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyası görünür. Su âyinesinde şems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir. Meal-i icmali, meal ve tefsir; hava, su ve toprak olarak tesmiye edilebilir.