"Ey hayaliyle benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş!.." Paragrafın tamamını kısa bir makale tarzında nazara verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstat Hazretleri “sırat-ı müstakim ehlini, mağdup ve dallin gruplarını” düşünürken kendi ifadesiyle “bir vakıa-i hayaliye, bir hâdise-i misaliye, rüyaya benzer bir hâdise” görüyor ve bu hayalî seyahatiyle üç yolun mukayesesini yapıyor.

Nur Külliyatı’nın bir dersinde şöyle buyruluyor: Ehl-i hakikat gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler.

Birinci yol sırat-ı müstakimdir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi bu yol âyet-i kerîmede “enbiyanın, sıddıkların, salihlerin ve şühedanın yolu” olarak tarif edilmektedir. Bu kutlu zevata ve bu rehber şahsiyetlere tabi olmayanları bekleyen akıbet, yanlış yollara sapmaktır, nitekim böyle olmuştur. Yanlış yolda giden bu insanlar temelde iki gruba ayrılır. Birisi fen ve felsefeyle hiç ilgilenmeksizin tamamen şahsî hayatını yaşayan, dünyadan olasıya istifade etmek, zevklerini doyasıya tatmak için çalışan kimselerdir. Nur Külliyatı’nda geçen “ehl-i gaflet” ifadesi daha çok bunlara bakmaktadır ve bu grup bahsimizden hariçtir. İkinci grup ise kendi akıllarıyla hakikati bulmak için çalışan, bu yolda gayret gösteren kimselerdir. Bunların bir kısmının tabiatperest ve esbabperest olarak tamamen yoldan çıktıkları, bir kısmının ise hakikat yolunda bir süre ilerledikten sonra kayboldukları, boğuldukları ifade ediliyor. Bu husus metinde şöyle yer alıyor: “Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.”

Hakikate ermeyi “selamet sahiline ulaşma” olarak düşündüğümüzde, yolda kalan, bir süre sonra izleri kaybolan ve boğulan kişileri “hakikate ulaşamayanlar” şeklinde anlamak gerekiyor. Kendi akıllarına itimat eden bu zevat, ancak Kur’ân güneşiyle aydınlanabilen ulvî ve derin hakikatlere ulaşamamışlar, onları anlamaktan ve izah etmekten aciz kalmışlardır. Boğulmayı “şahsî fikrinde boğulma” olarak anlamak, küfür mânasına yorumlamamak Üstadımızın “tekfirden şiddetle sakınma” mesleğine daha uygun düşer.

Bu konu üzerinde daha önceki sorularda durulmuştu.

“Gitgide, baktım ki, benim elime iki şey verildi: Biri, bir elektrik, o tahtel'arz tabiatın zulümatını dağıtır; diğeri bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor.”(1)

Üstadımızın bu remizli ifadeleri için elbette farklı teviller yapılabilir ve muhtelif açıklamalar getirilebilir.

Şahsî kanaatimce, tabiat zulümatını dağıtan elektrik, “Risale-i Nur Külliyatı’ndaki imanî dersler”, azim kayaları parçalayan âlet ise başta Müsbet Hareket olmak üzere “Nur’un bütün hizmet düsturları”dır.

“Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var.” diyen Üstadımız, eserlerinde büyük ağırlığı iman hakikatlerini tebliğ, izah ve ispat konularına vermiştir. Ülkemizin hemen güneyindeki Irak ve Suriye’nin ve biraz ötedeki Mısır’ın komünist yöneticilerle idare edildiği, Türkiye’de de Kur’ân okumayı yasaklayan, ezanın Türkçe okunmasını mecbur kılan bir yönetimin iş başında olduğu tehlikeli bir dönemden geçilmektedir. Üstadımız bu mayınlı arazide, iman hakikatlerini muhtaç gönüllere salimen ulaştırabilmek için Lahika Mektupları kaleme almış ve vaz’ ettiği hizmet düsturlarıyla talebelerini, Allah’ın inayetiyle, muhafazayı başarmıştır.

Bu düsturlardan sadece ikisini nakledeyim:

“ …Madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz; onlar da bizim âhiretimize, imanî hizmetimize ilişmesinler.”(2)

“Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş.”(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.
(2) bk. Şualar, On İkinci Şua.
(3) bk. age., On Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...