"Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır." Üstadımızın kırk sene ömründe, otuz sene tahsilinde öğrendim dediği bu dört kelime hakkında geniş mâlumat verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:"

"Cenâb-ı Hakk'ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır."(1)

Üstad Hazretleri Arapça gramerinde geçen “isim ve harf” tariflerini Akaid ilmine tatbik etmiş ve İlâhî birer sanat eseri olan bu âlemdeki varlıklara nasıl bakılması gerektiğini ortaya koymuştur.

“İsim”, başka kelimelere yahut harflere muhtaç olmaksızın tek başına bir mâna ifade eder. “Harf” ise, tek başına bir mâna ifade etmeyip başka bir kelimenin anlaşılmasına yardım eder. Meselâ, “masa” kelimesi bir isim olarak tek başına bir mâna taşımaktadır. Ama “nın” edatı, yalnız olarak bir mâna ifade etmez, ancak “masanın” dediğimizde masa kelimesinin anlaşılmasına yardımcı olur.

Burada şunu ifade etmek gerekiyor. Arapçada harf denildiği zaman sadece a,b,c gibi harfler anlaşılmaz. Birkaç harften meydana gelen harf-i cerler, harf-i tarifler de yine harf olarak tavsif edilirler.

“İle” manasına gelen “ba” harfi gibi, “…den, …dan” manasına gelen “min” de bir harf-i cerdir; yani kendilerinden sonra gelen ismi esre okuturlar. Hâlbuki “min” harf-i cerri iki harften (mim, nun) meydana gelir. Keza, “…ye, …ya” vazifesini yapan “ilâ” da üç harften (elif, lam, ya) meydana gelir.

Muayyenlik ifade eden harf-i tarifler de elif ve lâm olmak üzere iki harften meydana gelirler.

Bir ismin başına “el” harf-i tarifi geldiğinde, onun “bilinen bir şey” olduğu anlaşılır, bu harf-i tarif gelmezse “herhangi bir şey” olarak anlaşılır. İngilizcedeki “a” ve “the” gibi.

Bu kısa açıklamadan sonra, asıl meseleye dönelim. Bir meyveden, meselâ, bir portakaldan söz ederken, onun hususiyetlerinden, taşıdığı vitaminlerden, yetiştiği beldelerden bahsedip de onun İlâhî bir eser ve insanlara bir ihsan, bir lütuf olduğundan hiç söz etmemek, portakala “mâna-yı ismiyle” bakmak demektir. Yani, onu müstakil bir varlık olarak düşünüp, yaratıcısını hiç nazara almamak “mâna-yı ismiyle” bir bakıştır.

O portakalın insana faydalı bir rızık olduğunu düşünmek, şeklinden, kokusundan, renginden, taşıdığı zengin C vitaminine kadar her şeyiyle insana göre yaratılan bu meyveyi, Allah’ın Rezzak isminin bir tecellisi olarak seyretmek ise “mana-yı harfiyle” bir bakıştır. Yani, o meyve bir harf olarak Rezzak isminin anlaşılmasına yardım etmekte, insana o İlâhî ismi hatırlatmakla onu düşünmeye ve şükre davet etmektedir.

“Cenâb-ı Hakk’ın masivasına (yani kâinata) mâna-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mâna-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.”

Üstad Hazretleri buradan mana-yı harfî için “Onun hesabına bakmak” ifadesini kullanmıştır. Portakala Rezzak ismi hesabına bakmak gibi.

“Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak”, yani portakalı sahipsiz, yaratıcısız, tek başına müstakil bir varlık gibi düşünmek yahut ona ağacın bir eseri imiş gibi bakmak hatadır.

Mana-yı ismî: Varlığa, kendi hesabına bakmak demektir. Bu bakışta yaratıcı hesabına bakılmadığı için, bütün güzellik ve kemalat varlığın kendisine verilir. Bir çiçeğe bakınca; "Ne güzel yaratılmış" demek mana-yı harfi, "Ne güzel çiçek." demek mâna-yı ismî ile bakıştır.

Dünyanın çok büyük bir coğrafyasında, biyoloji, fizik, botanik, zooloji, kimya, biyokimya gibi yaratılışla alâkalı ilimler gençlerimize ders verilirken bütün bilgiler mâna-yı ismiyle verilir. Karaciğer şu vazifeleri yapar, şu bitki şu hususiyetleri taşır, Güneş’in büyüklüğü ve ısısı şu kadardır, şeklindeki ifadeler için Üstad Hazretleri’nin kullandığı çok güzel bir tabir var: “Müstakil bir ağa.” Yani, eşyadaki büyük hikmetler gençlerimize öğretilirken, sanki bu varlıklar “kendi başına buyruk birer ağa” imişler gibi, çok sönük ve donuk bir üslup kullanılır. Bunu da “ilmin tarafsızlığı” gibi bir kılıfa sokarak yaparlar.

Hâlbuki Allah’ın eseri olan bu varlıkları O’ndan hiç söz etmeden anlatmak tarafsızlık değil, gaflet yahut inkâr hesabına bir taraflı anlatımdır. Meselâ, Selimiye Camii’nde sergilenen mimarî dehayı nazarlara verirken, Sinan’dan hiç söz etmemek tarafsızlık değil, o büyük mimarı nazarlardan saklamaya dönük “taraflı ve kasıtlı” bir bilgilendirme olur.

“Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.” (1)

Burada “mana-yı harfi ve mana-yı ismî” konusuna devam edilerek, mana-yı harfînin “Hakk’a bakan cihet”, mana-yı ismînin ise “halka bakan cihet” olduğu nazara veriliyor. Hakk’a bakan cihet, bir şeyde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatlar, o şeyin yaratılış hikmetleri, onda kendini gösteren rahmet ve inayet, o eseri Cenâb-ı Hakk’ın bizzat müşahede etmesi, meleklerine ve bütün ruhaniyata seyrettirmesi gibi gayelerdir.

Halka, yani mahlûkata bakan ciheti ise o şeyin başka varlıklara sağladığı faydalardır.

Meselâ, güneşin Hakk’a bakan ciheti O’nun Nur ismine ayna olması, kudret ve azametini göstermesi gibi vazifeleridir. Halka bakan ciheti ise, yeryüzündeki bütün canlılara yaptığı çok hayatî hizmetlerdir. Aslında bu hizmetler, Allah’ın rahmet ve inayetini göstermeleri yönüyle de Hakk’a bakmaktadırlar.

Varlıkların halka bakan faydaları ve hikmetleri düşünülürken, bunları şuursuz, ilimsiz, cansız, merhametsiz sebeplerin yapamayacağı dikkate alınırsa, böyle bir bakış “tenteneli bir perde yahut şeffaf bir cam parçası” gibi olur ve biraz dikkat edildiğinde altında Hakk’a bakan ciheti gösterir.

Kalın bir perde yahut puslu veya renkli bir cam parçası, altındaki şeylerin görünmesine engel olduğu gibi, varlıklara mâna-yı ismiyle bakmak, yani sadece özelliklerini ve faydalarını inceleyerek bunların o varlıklara nasıl ve kim tarafından takıldığını hiç düşünmemek de hakikatlerin görünmesine mâni olur.

Cansız ve şuursuz varlıklardan gördüğümüz faydalarda gafletin dağıtılması ve bütün hayrın Allah’tan olduğunun anlaşılması bir derece kolaydır. Ama bu hayır, insanların eliyle geliyorsa ve o kişiler de bu başarılarını kendilerine mal ediyorlarsa perdeler çok daha kalınlaşmış ve camın rengi iyice koyulaşmış demektir. Böyle bir durumda, o kimseler kendilerini büyük bir tehlikeye attıkları gibi, bu iyilikleri onlardan bilen kişiler de yine büyük bir gaflete düşerler. Yani, insan, mahlûkat içinde en şerefli olmakla birlikte, enaniyet ve kibir yoluna girdiğinde hakkın görünmesini engelleyen çok kalın bir perde olmaktadır. Bir cam parçası gibi vazife yapacağına, katı bir cisim gibi nazarları kendine çeker ve nimetin hakiki sahibinden kendisi gaflet ettiği gibi, başkalarının da gafletine sebep olur.

“Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”

Bir nimetin sadece insana olan faydalarına nazar edilirse ona mâna-yı ismiyle bakılmış olur. Hâlbuki o nimet, insanı ve onun ihtiyaçlarını bilmeyen toprağın, suyun, ağacın yahut güneşin işi olamaz. O nimeti bir Mün’im (nimetlendiren) yaratmıştır ve bize ikram etmektedir.

Her biri, bir sanat mu’cizesi olan varlıklara baktığımızda da onları yapan Sani’ zihnimize gelmelidir. Bir çiçeğin yapılışını ne toprağa verebiliriz, ne suya, ne güneşe, ne de bahar mevsimine. Bunların tümünü birlikte çalıştırarak o eseri meydana getiren Allah, bütün kâinatı onun imdadına göndermekte ve onu taklit edilmesi mümkün olmayan bir san’at mucizesi olarak icad etmektedir.

Sebeplere bakıldığı zaman da “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”

Risalelerde çokça ve ehemmiyetle işlendiği gibi, Cenâb-ı Hak bu hikmet dünyasında birtakım varlıkları bazı sebeplerle yaratmaktadır. Bunun en açık misali, insanın yaratılışına anne ve babasını sebep kılmış olmasıdır. İnsanı anne ve babası yapmış değillerdir, zira onlar da yapılmışlardır. Anne ve babayı yaratan kim ise, onlar vasıtasıyla insanı dünyaya gönderen de O’dur.

Aynı şekilde, bir meyveyi ağacın yaptığı söylenemez, zira ağaç da yapılmış, yaratılmıştır. O halde, o ağacı kim yaratmışsa, ondan meyveleri süzüp çıkaran da O’dur.

Âdem babamızın topraktan yaratılması, kavun ve karpuzun ağaç olmaksızın ince bir saptan çıkarılması gösteriyor ki, anne-baba ve ağaçlar sadece birer sebeptirler. Onların yaratılmasında ve onlardan neticelerin süzülüp çıkarılmalarında ayrı İlâhî sanatlar sergilenmekte ve farklı isimler tecelli etmektedir.

Sebeplere riayet edilmesi fıtratın bir kanunudur. Ağaç dikmeden meyveye kavuşmak mümkün değildir. Ancak bu sebeplere bakıldığında “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.” Bunların, o mucize eserleri yapamayacakları düşünülmeli ve Müessir-i Hakikinin (hakiki tesir sahibinin) ancak Cenâb-ı Hak olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bir önceki cümlede de ifade edildiği gibi sebepler tenteneli bir perdedir; az bir dikkat ile bu hakikat görülecektir.

Niyet:

Üstad Hazretlerinin “öğrendim” dediği kelimelerden biri de niyettir. Buradaki niyeti en başta “ihlas” olarak anlamamız gerekiyor. Zira en büyük niyet, bir işi Allah rızası için yapmaktır. Namazımıza “Niyet ettim Allah rızası için” diye başladığımız gibi, konuşurken, ticaret yaparken, sefere çıkarken kısacası bütün işlerimizde de niyetimiz İlâhî rızaya ermek olmalıdır.

Niyet; daha çok, yaptığımız işlerde, içimizde taşıdığımız gayeyi ifade eder. Mesela, bir insana yardım ederken, "Niçin yardım ediyorum?" sualinin cevabı, niyette gizlidir. Allah, yaptığımız işe değil, taşıdığımız niyete göre mükâfat verecektir.

"Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir."

Cümlede geçen “adi” kelimesi, yeme, içme, konuşma, yatma gibi adet olarak yaptığımız işler demektir. Bunları sünnet niyetiyle yaptığımızda o âdi işlerimiz ibadet olurlar. Zira o Hak Elçisine (asm.) uymak, Allah’ın razı olduğu şekilde hareket etmek demektir. Meselâ, uyumak bir âdetimizdir. Sünnet üzere yatıp, sabah namazına kalkmayı da niyet ederek yattığımızda bütün uykumuz ibadet oluyor.

Üstad Hazretlerinin Kastamonu Lahikasında takva hakkında harika bir mektubu var. O mektubunda şöyle buyuruyor:

“Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor.”(2)

Sonunda şöyle bir kayıt koyuyor:

“Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.”

Kalabalık bir caddeden geçen bir insan, haram nazardan sakınma niyetiyle başını önüne eğerek yürüdüğünde yüzlerce vacip sevabı kazanabilir. Bir başkası da birisiyle kavga etmiş olsun; iç âleminde onunla münakaşa ederek ve ona hakaretler yağdırarak yol alsın. Bu adam da sağa sola bakmadan yürümektedir, onun nazarına da hiçbir haram ilişmez, ama niyeti haramdan sakınmak olmadığı için, birinci adamın nail olduğu sevabı bu adam kazanamaz.

Bu kâinat kitabını inceleyen ilim adamlarının niyeti İlâhî hikmet ve rahmeti insanlara ders vermek olsa, bütün çalışmaları ibadet olur. Ama niyetleri meşhur olmak, mükâfat almak, ücretlerini artırmak olduğu takdirde bu çalışmaların onlara sevap namına bir faydası olmayacaktır.

Niyet, manevî kazanç konusunda büyük bir sermayedir. Bu sermayeyi iyi kullanmak gerekir. İnsan halis bir niyetle bir hayır yapmak istese, fakat elindeki imkânlar buna izin vermediği için o hayrı yapamasa ve bundan üzüntü duysa onun bu halis niyeti ona sevap kazandırır.

İnsan, okuduğu bir hatmi bağışlarken bütün mü’minleri niyet ettiğinde, onların her birine bir hatim sevabı hediye edebilir.

"Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder."

“Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder.”

Allah için cihad etmek büyük bir fazilet iken, bunun şan ve şöhret kazanmak için yapılması halinde “rıza, riyaya”, “sevap, günaha” inkılab eder. Bu da sevabın günaha kalbolmasına misâl oluyor.

Bir başka misal: Din aleyhine yazılmış bir kitabı okumak mutlak mânada zararlıdır; kötü bir iştir. Ama bunda niyetimiz o kitaptaki yıkıcı fikirlere cevap vermek olursa, bu okuma fiili sevaba inkılab eder.

Günahın sevaba dönüşmesine eskiden beri verilen meşhur bir misal vardır. Yalan söylemek günah olduğu halde, iki kişinin arasını bulmak ve onları barıştırmak için yalan söylemenin caiz olduğu, böylece o günahın sevaba inkılâb edeceği söylenmiştir. Ancak, Üstad Hazretleri, “Maslahat için kizb ise, zaman onun neshetmiş.” diyerek bu kapıyı kapamış ve gerekçe olarak da “bunun muayyen bir haddinin olmadığını” göstermiştir. Yani, iki kişiyi barıştırmak için yalan söylenebileceğine dair bir kapı açılırsa, birçok maslahatlar daha çıkar ve onlar için de yalan söyleme yoluna gidilir. Hatta bu kapı birçok haramların işlenmesine de yol açabilir.

Nazar:

Üstad Hazretlerinin “öğrendim” dediği kelimelerden biri de nazardır.

Bakma mânasına gelen “nazar” kelimesi; çoğu zaman, “bakış açısı ve akıl” mânasında da kullanılır.

Niyet de nazara yakın bir kelimedir; ancak aralarında şöyle bir fark da vardır: Nazarda “bakış açısı”, niyette ise “maksad” ön plana çıkar.

Meselâ, hastalıklara bir elem ve keder vasıtası olarak nazar edilebileceği gibi, günahları eriten; insanın dünya sevgisini azaltan, kalbini ahirete yönlendiren, acz ve fakrını kemaliyle hissettirip insanın kulluk şuurunu pekiştiren bir nimet-i İlâhî olarak da bakılabilir.

“Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlâhîyedir.”

Birçok şeyin sebepler eliyle var edildiği bu hikmet dünyasında sebeplere tesir vermek cehaletten başka bir şey değildir. Meyveyi ağacın, sebzeleri toprağın yaptığını söyleyen bir kişi, bu meyveler ve sebzeler hakkında ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, bu bilgiler onu cehaletten kurtaramaz. On İkinci Söz’de geçen Kur’an misâli bunu çok güzel ortaya koyar.

Elementleri birer harf, ağaçları, tarlaları, denizleri, ormanları birer sayfa olarak görüp, Cenab-ı Hakk’ın bu sayfalarda kudret kalemiyle yazdığı yazıları, yani meyveleri, hububatı, balıkları, ceylanları bu nazarla inceleyen kimsenin bütün bu bilgileri marifet-i İlâhîye olur.

Üstad Hazretleri bu dört kelimeyi öğrendiğini söylemekle bize şu mesajı vermiş oluyor: “Ben bu varlık âlemindeki eserleri mâna-yı ismiyle değil, mâna-yı harfiyle değerlendirdim, onlara bu şekilde nazar ettim. Ve bütün ömrümde her işimde niyetim sadece Allah’ın rızası oldu.”

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(2) bk. Kastamonu Lahikası, 103. Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Fıtratı değiştirmek değil, onun mecraını düzeltmek esastır Tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme!" Yani, "Fıtratını değiştir!" gibi, zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz"; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur. Mektûbat, s. 38
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ekorkmaz
O zaman amellerin hakiki mahiyeti ancak ahirette anlaşılacak.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
yolcu-616
Allah razı olsun... siteye soruyu ekledikten sonra aynı soruya daha önce cevap verildiğini gördüm verdiğiniz cevap farklı bir bakış açısıyla çok hoş olmuş daha önce verilen cevapda ikna edici ve aynı cevabı tevakut ile sorudan bir hafta sonra Prof.Şener DİLEK abiden dinledim. (cevap özetli adam öldürmenin haram olduğu fakat cihat esnasında niyet ile sevaba dönüştüğü.)Allah ebedin razı olsun.....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe
ince bir ayrıntıydı teşekkürler Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
sertbicak
teşekkür ederim bu soruya ve sonraki sorulara vereceginiz cevaplar için
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
erdem79

Burada "Manay-ı Harfi / Manay-ı İsmi" ile bakış zaten " Nazar" değil midir ? 
"Manay-ı Harfi / Many-ı İsmi" ile bakış ile " Nazar" arasında nasıl bir fark vardır? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Nazar bakışımızın kendi olurken manay-ı ismi ve harfi bu bakışın rengi ve şeklidir. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...