"Kudsi bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahi tarafından konulmuş." cümlesini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad Hazretleri, bu dehşetli asırda, Kur'an’a ve imana hizmet vazifesinin, Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanı ve ikramı olduğunu ifade ediyor. Yani bir cihetle bizim bu iman ve Kur'an hizmetimiz, bu asrın müceddidlik vazifesini görüyor demektir.
Evet, iman ve marifete ait birer mücevherat hazinesi olan Risale-i Nur; akılları, ruhları ve fikirleri tenvir eder, vicdanları ziyalandırır, kalplere ve gönüllere feyyaz nurlar, âli hisler ve tatlı zevkler bahşeder. Risale-i Nur katmerli cehalet bulutlarını izale etti, ilim, irfan ve marifet sahasında büyük bir teceddüd yaptı.
Medrese ve tekkeler kapatılınca Cenab-ı Hak lütuf ve kereminden Risale-i Nur gibi bir eser ihsan etti. Eskiden Arapça, Kur'an, hadis, kelam ve fıkıh gibi dersler müderrisler tarafından okutulurdu. Burada tedrisat görenler ise on beş yıl okutulduktan sonra ancak alî ilimlere çıkılabilirdi. Zaten o medreselerde herkes de okuyamazdı. İşte kapatılan o medrese ve tekkelere bedel, Risale-i Nur öyle bir mektep ve medrese oldu ki her kesimden her meslek grubundan talebesi var. Bu eserleri okuyan herkes istidat ve kabiliyeti nispetinde ondan istifade eder ve imanını inkişaf ettirir. Bunun içindir ki, insanların aklına, ruhuna, kalbine ve tüm hislerine hitap eden bu harika eserler raflarda durmuyor, büyük bir şevkle tekrar tekrar okunuyor, okuyucunun elinde ve cebinde dolaşıyor.
“Evet, Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.” (Kastamonu Lahikası, 84. Mektup)
Üstad Hazretleri; “İhsan etmiştir”, ifadesiyle bu hizmetin tamamen bir inayet, ikram, tahdis-i nimet olduğunu beyan ediyor ve kendi nefsine herhangi bir hisse çıkarmıyor.
"Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale...)
"Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, haşa!" (Sözler, 18. Söz)
Bu paragrafta tevazu ile hakikatin birlikte sergilendiğini görüyoruz. Bütün asırların korkup titrediği âhir zaman fitnesinin olanca şiddetiyle hükmettiği bu dehşetli asırda, iman hizmeti gibi en ulvî bir vazifeyi Nur Risaleleriyle en mükemmel bir şekilde yapan Üstad Hazretleri, bu büyük mazhariyete karşı nefsinden yanlış bir ses gelmemesi için, ona bu tesirli dersi veriyor. Bizler de bir hizmette başarı gösterdiğimiz ve halkın takdirlerine mazhar olduğumuz zaman, bu dersten tam hisse alarak nefsimizi susturmalı ve onu haddini aşmaktan korumalıyız.
“Herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.” cümlesi hakikatle yakından alakalı bir tevazu cümlesidir. Şöyle ki;
Ahir zaman fitnesinin bütün mukaddes kıymetleri tahribe başladığı dönemde, her hamiyet sahibi endişeye kapılmış ve bu fitneye karşı kendi çapında bir şeyler yapmak istemiştir. Bazıları istikbalde Kur'an’ı anlayacak kimse kalmayacak endişesiyle himmetini tefsir sahasında teksif etmiş ve kıymetli tefsirler yazmışlardır. Bir kısmı ise hadis-i şerifler üzerinde yoğun bir faaliyet göstermiştir.
Üstad Hazretleri ise, ekilen menfi tohumlara bakarak, istikbalde farzlarını bile terk edecek, hatta iman hakikatlerinde şüphe ve inkâra düşecek bir neslin geleceğinden korkmuş, bunu dert edinmiş ve her derdin dermanını veren Cenâb-ı Hak da ona Nur Risalelerinin yazılmasını ilham ve ihsan etmiştir.
"...Dert benimdir, deva Kur'an'ındır." (Mektubât, 28. Mektup, Mahrem Bir Suale Cevap)
Her kimde bir haslet, nimet ve güzellik varsa, Allah’ın bir ihsanıdır, ikramıdır. Kişinin bunları kendinden bilmesi gururdur, nimeti inkârdır. Kişi ne üzerinde tecelli eden nimeti kendinden bilecek ne de o nimetin vücudunu inkâr edecek. Nimetin Allah tarafından ihsan ve ikram edildiğini görüp, gurur ve inkâr yerine şükredecektir.
Üstad Hazretleri de mazhar olduğu Risale-i Nurlara ve bu büyük iman hizmetine böyle bakıyor, bizleri de gördüğümüz hizmetlere böyle baktırıyor.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
'' İstihdam olunuyoruz'', '' İstihdam ediliyoruz '' gibi ifadeleri meyelan ve cüz-i ihtiyari noktasında nasıl değerlendireceğiz? Risale-i nuru bildiği halde hizmetten uzaklaşanlar olabiliyor. Veya duyduğu ve kıymetini bildiği halde meyletmeyenler olabiliyor. Bir de biz seçilmişiz gibi manalar da ifade edilebiliyor nasıl ayırmalıyız birbirinden?
Allah durup dururken bu vazifeyi istemeyen, kabil olmayan, istidadı olmayanlar üzerine bindirmez. Allah bir vazifeyi birisinin üzerine konduruyor ise o kimse buna layıktır, ehildir, istek ve iradesi bu meyandadır yoksa hiç istemeyen ve kabiliyeti olmayan birisinin üzerine bu vazife verilmez. Bu bakış açısı Allah canibindendir.
Kul canibinde ise durum aksi yönde olmak gerekiyor yani kul kendini ehil görmez, liyakat ve kabiliyetine güvenmez, böyle kudsi vazifelerin ihsan-ı İlahi tarafından konulduğunun bilinci ve şuuru içindedir. İstihdam etmez istihdam edildiğini kavrar ve kendini müflis ve muhtaç görür. Yani iman hakikatlerine birinci derecede muhtaç biziz bu yüzden bu hakikatler bize verilmiş der. Kul bu şekilde düşünmek ve bu şekilde kabul etmekle mükelleftir.
Tabi canım benden iyisini mi bulacak, böyle kudsi bir vazife elbette benim gibi bir faziletli ve deha sahibi birisine verilecek dese imtihanı kaybeder gurur ve kibre girer. Mümin her halinde ve her vazifede kendini muhtaç ve müflis bilmeli ortada bir fazilet bir kemal varsa onu Allah’tan bilmelidir.
Özetle hiç bir vazife, nimet, kemal ve fazilet durduk yere rastgele bir şekilde tevdi ediliyor değildir; kesb-i istihkak irade ve gayrete bakarken, kemal ve faziletin verilmesi ise ihsan-ı İlahiyeye bakar, insanın vazifesi ise kusurunu görmek ve verilen nimete şükretmektir.