"Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur; hem şu kâinatın rabıtasıdır; hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır." Bu cümleyi açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur.”

Bir hadis-i kudsîde mahlûkatın yaratılış hikmeti şöyle ders veriliyor:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı var ettim.”(1)

O halde kâinatın yaratılış sebebi Cenâb-ı Hakk’ın “bilinmeye muhabbet” etmesidir.

Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri gizli birer hazinedirler. Nitekim esmâ-i İlâhiyeye “künuz-u mahfiyye (gizli hazineler)” denilir. Bu hazinelerin gizli olmaları, görünmemeleri cihetiyledir.

Bütün hayatlar Muhyi isminin hazinesinden, bütün rızıklar Rezzak isminin hazinesinden, bütün şekiller Musavvir isminin hazinesinden gelmektedir. Cenâb-ı Hak bu gizli hazinelerindeki cevherlerin bilinmesini istemiş, buna muhabbet göstermiş ve varlık âlemini yaratarak bütün isim ve sıfatlarını onlarda tecelli ettirmiştir.

“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin.”(İsra Sûresi, 17/44)

meâlindeki âyet-i kerîmenin haber verdiği gibi, her şey Allah’ı kendi kabiliyetine göre bilmekte, tesbih ve hamd vazifesini yerine getirmektedir. Zaten nurdan yaratılmış olan meleklerin vazifeleri Allah’a ibadet etmeleridir. Bu mâna, “Kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi” olan insanda en ileri derecede kendini göstermiştir.

Cenâb-ı Hak sonsuz ilmi, kudreti ve iradesiyle bu kâinatı en mükemmel bir teşhirgâh olarak yaratmış ve tanzim etmiştir. Kudretini bildirmek için yıldızları, galaksileri var etmiş, sonra bu kudret mucizelerini seyredecek seyirciler yaratmış, onlara da belli bir ölçüde kudret vererek sonsuz kudretine hamd ettirmiştir.

Yine sonsuz rahmet ve hikmetiyle sayısız nimetler yaratmış, sonra o nimetlere muhtaç ve onlardan istifade etme istidadına sahip canlıları yaratarak, bu sayısız nimetlerine hadsiz şükür ve hamd ettirmiştir.

Keza, sonsuz ilmiyle her mahlûku o varlığın kabiliyetine göre en mükemmel şekilde yaratmış, sonra meleklerine ve mümin insanlara ilim sıfatı lütfederek, bu ilim mu’cizelerini onlara seyrettirmiş ve hayretle okutturmuştur.

Kısacası, "Allah’ın bilinmeye muhabbet etmesi", hem sıfat ve esmânın tecelli edeceği varlıklar yaratmasını, hem de bu tecellileri okuyabilecek, anlayabilecek, şükür ve hamd edebilecek varlıklar yaratmasını birlikte iktiza etmiştir. Böylece hem kâinat kitabı, hem de onun okuyucuları, yine hem yeryüzü sofrası, hem de onun misafirleri birlikte takdir edilmiş ve hikmetle yaratılmışlardır.

“Hem şu kâinatın rabıtasıdır,”

Bu muhabbet aynı zamanda varlıklar arasında bir rabıta tesis ettirmiştir. Gözler güneşi ve renkleri zevk ile seyretmişler, diller tat almaktan hoşlanmışlar, akıllar bu kâinat kitabını zevk ile mütalâa etmişlerdir.

Bu rabıtalar içinde en ehemmiyetlisi, insan kalbinin, iman ile Allah’a intisap etmesidir. Bu rabıta devam ettiği müddetçe kâinatın varlığı da devam edecek, bu bağ tamamen koptuğu yahut çok zayıfladığı takdirde kıyamet kopacaktır.

Allah’ın bilinmeye muhabbet etmesi hakikati, çok daha mükemmel mânada, âhiret âleminde ebediyyen tahakkuk edecektir.

Muhabbetin rabıta olması, insanların içtimaî hayatlarında çok açık olarak kendini gösterir. Muhabbet bağının koptuğu aileler dağılır, şirketler çöker, devletler yıkılır.

Gezegenlerin güneşin cazibesine kapılarak dönmeleri, bu muhabbetten bir işaret taşır. Cazibe kaybolduğunda sistem ortadan kalkar.

“Güneş bir meyvedardır; silkinir, tâ düşmesin müncezip seyyar olan yemişleri.

Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları...”(2)

Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır.”

Cenâb-ı Hak, hepsi nuranî olan isim ve sıfatlarını tecelli ettirmekle gökleri ve yeri yokluk karanlıklarından kurtarmış ve varlık nuruna kavuşturmuştur. Bu İlâhî ihsanın kaynağı ise “bilinmeye muhabbet”tir.

Muhabbetin kâinatın hayatı olması, aynı mânanın bir başka yönünü ifade eder. Muhabbet ile yaratılan bu âlemdeki bütün eşya, Allah’ı tesbih etmekle bir hayat eseri gösterirler. Kâinatın meyvesi olan insan, iman ve ibadet vazifesini yerine getirmediği takdirde, kâinatın manen ölmesine sebep olacak ve kıyamet kopacaktır.

Bazen, “Cenâb-ı Hak, cemâl ve kemâlini göstermeye muhtaç olmadığı hâlde bu âlemi niçin yarattı?” şeklinde bir suale muhatap olabiliyoruz. Bu suale kısaca şöyle cevap verilebilir: Allah’ın bu âlemi yaratmaya ihtiyacı olmadığı gibi, yaratmamaya da ihtiyacı yok. Bu iki şıktan birinciyi tercih etmiş olması O’nun rahmetine daha uygun düşmektedir.

Allah, Zât’ı itibariyle hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratması yahut yaratmaması, insanların iman etmeleri veya küfürde kalmaları O’nun Zât’ı için hiç fark etmez. Nitekim Allah’ın bir ismi de Ğanî’dir ve bu ismin mânâsı da bu şekilde verilmektedir. Ancak, Allah’ın kudsî isimleri ve sıfatları için durum biraz farklıdır. Meselâ, Rezzâk ismi için “tecelli etmekle etmemenin eşit olduğunu” söyleyemiyoruz.

Allah, Zât’ı itibariyle Rezzak ismini tecelli ettirmeye muhtaç değildir, ama bu ilâhî isim de tecelli etmek ister. Bu ise ancak rızıkların ve onlara muhtaç canlıların yaratılmasıyla gerçekleşir.

Konuyu “zât” yerine “isim ve sıfatlar” itibariyle ele aldığımızda hakikatin idraki daha kolay oluyor...

(1) Aclunî, Keşfü'l-Hafa, II/132.

(2) Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...