"İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazen kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Aklın pek garib bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazen kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazen daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdâhaleye çalışır. Bazen da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir."(1)

Yed-i tûlâ tabiri bize Sözler’deki şu ifadeyi hatırlatır:

“Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti o ellerin önüne koymuştur.”(2)

İnsan bir lokmayı eliyle tutup alıp ağzına götürdüğü gibi, göz de neye baksa ona elini uzatmış gibi olur; o şey de gözde tecelli etmekle sanki gözün içine girmiştir.

Bu derste de akıl için benzer bir mâna nazara verilmiş oluyor. Yâni, akıl neyi düşünse ona el atmıştır. Akıl, o şeydeki hikmetleri, gayeleri, sıfatları araştırmakla sanki ondaki bu mânaları hazmetmeye çalışır. Sonunda anlama hâdisesi tahakkuk ettiğinde o şey bilgi olarak hafızaya yerleşir.

Akıl, kâinatın tümü üzerinde bir araştırma yaptığında, sanki kâinatı kucağına alıp incelemeye başlamış gibi bir hale girer. Böylece o koca kâinat aklın incelediği bir küçük varlık gibi olur. Göz güneşe baktığında onun görüntüsünü içine aldığı gibi, akıl da bütün bir âlemi düşündüğünde “kâinatı ihâta etmekle kucağına” almış demektir. Burada insan aklının büyüklüğü ve ehemmiyeti harika bir teşbihle dikkatlere sunulmuş oluyor.

“Bazen daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdâhaleye çalışır.”

Bir başka derste bu mâna şöyle dile getirilir:

“...Bazen de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki, Vâcibü'l-Vücudu görmeye çalışır...”(3)

Hâlbuki Üstad Hazretlerinin bir başka Risalede buyurduğu gibi, “Hakikat-i mutlaka, mukayyed enzâr ile ihâta edilmez.” (4) Allah’ın bütün sıfatları sonsuzdur, insanın aklı ve ilmi ise sınırlıdır. Bu sınırlı akılla ilâhî sıfatların mahiyetini bilmeye kalkışmak haddi tecavüz olur.

İnsan aklı, mümkinat âlemi üzerinde düşünebilir, zira akıl gibi, düşündüğü şeyler de mümkindir. “Daire-i imkândan çık”ıp vücûb dairesine kafa yormak, aklın haddini tecavüz etmesi demektir. Buna gücü yetmeyeceği için de akıl incinir, zedelenir, zarar görür. Gücün üzerinde yük taşamaya kalkışmak insanın belini incittiği, aşırı ışık gözü yorduğu, yüksek frekanslı sesler kulağa zarar verdiği gibi, Allah’ın Zât’ının ve sıfatlarının mahiyetlerine kafa yormak da aklı sarsıntıya uğratır ve insanı batıl düşüncelere sürükleyebilir.

Âlimlerimiz Allah’ın Zât’ı hakkında düşünmenin şirk olduğunu beyan etmişlerdir. Yâni, Cenab-ı Hakk’ın mukaddes Zâtı hakkında ne düşünülse o düşünülen şey, aklın mahsulüdür ve akıl mahlûk olduğu gibi o düşünceler de mahlûktur. Mahlûk ise ilah olamaz ve böyle bir düşünce insanı şirke götürebilir.

Akıl bazen böyle yükseklere çıkmaya kalkıştığı halde, bazen de “bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur.”

İnsan aklı devamlı olarak hangi dünyevî makamı veya serveti düşünüyorsa onda boğulmuş, onda yok olmuş ve onda kaybolmuş demektir. Bunlar iman, marifet ve muhabbet gibi ulvî gayeler yanında bir katre, bir zerre ve bir kıl kadar küçük ve ehemmiyetsizdir.

Bu konuda Nurlardan bir başka hakikat dersi:

“... Bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur.”(5)

İnsanlar arasındaki sonsuz denecek kadar büyük derece farklılığı, bu cümlede çok veciz olarak ifade ediliyor.

Sadi-i Şirazî’nin; “Dünya öyle bir meta’ değil ki bir niza’a değsin” cümlesi, dünyanın onda boğulduğunu gösterir. O, bütün bir dünyayı münakaşaya değmeyecek kadar küçük görmekle, aslında dünya küçülmüş olmuyor, ama kendisinin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Öte yandan, küçük bir arsa davasında adam öldüren kişi, “bir katre suda” boğulmuş demektir. O kişi, bir damla suda boğulduğuna göre, o damla ona göre derya kadar büyümüş, o ise o nispette küçülmüştür. Birisinin kaplıcada boğulduğu söylense onun küçük bir çocuk olacağı aklımıza gelir. Bir canlının, bir bardak suda boğulduğu haber verildiğinde ise aklımıza ya sinek veya böcek gelir. Çünkü çok iyi biliriz ki, küçük sularda boğulmak küçüklerin şe’nidir.

“Maahaza hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir.”

Suya dalan ve su içinde gözlerini açan kişi sudan başka bir şey göremeyeceği gibi, bir damla kadar küçük bir meseleyi aklına gaye edinen kişinin nazarında da bütün varlık âlemi âdeta kaybolur.

“Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.”

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab.
(4) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule.
(5) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56
"Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır." cümlesindeki "daire-i imkandan çıkmayı" nasıl anlayabiliriz?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır."(1) 

"Daire-i imkan", Allah’ın Zat-ı Akdes ve sıfatları dışında kalan ve yaratılması mümkün olan her şey demektir. Daire-i imkanın dışı ya da ötesi ise vacibat alemidir, yani Allah’ın Zat-ı Akdesi, sıfat ve isimlerine işaret eder.  

Allah insana öyle geniş ve ihatalı bir akıl vermiş ki, insan bu akılla hem mahlukatı bütünü ile kuşatır ve incelemek ister hem de Allah’ın zatı ve isimleri hakkında fikir yürütür.  

Lakin insan aklı ile Allah ve sıfatları hakkında düşünürken, vahyi kendine bir ölçü ve rehber olarak görmelidir. Yoksa küfür ve dalalet bataklığına düşme riski çok yüksektir. Vahye itibar etmeyen akılzede felsefecilerin büyük bir kısmı ya inkara sapmışlar ya da Allah’ı isim ve sıfatları ile tanıma konusunda çok zayıf ve etkisiz kalmışlardır.

İnsan aklı çok büyük bir nimettir, lakin vahyin rehberliğinde ve aydınlığında kalırsa. Şayet kalmazsa, bazen bir damla suda boğulur:

“Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.”(2)

Özetle “daire-i imkândan çıkmak” tabiri, insanın Allah ve sıfatları hakkında tefekkür etme yetisi ve özelliğidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.

(2) bk. age.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...