"Mâdem kâinatta hüsn-ü san'at, bilmüşâhede vardır ve katidir; elbette, risâlet-i Ahmediye (a.s.m.) şuhud derecesinde bir kat'iyetle sübutu lâzım gelir..." Bu paragrafı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Konuyla yakından alâkalı olan şu hadis-i kudsîyi hatırlayalım:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”

On Birinci Söz bu hakikat dersini en güzel şekilde şerh ve izah etmektedir.

Gizli hazine, mecazî bir ifadedir. Padişahın hazinesinde ne gibi cevherler bulunduğunu ancak kendisi bilir, bütün bunlar başkalarından gizlidir. Başkaları o cevherlerden ortaya çıkarılıp umumun nazarına arz edilen kadarını bilebilirler. Diğerleri yine gizli kalmaya devam eder.

Kenz-i mahfi (gizli hazine) ve künuz-u mahfiye (gizli hazineler) tabirleri İlâhî isimler için kullanılmaktadır. Meselâ, henüz kâinat yaratılmadan, Allah’ın ilminde bütün rızıklar mevcuttu. Rezzak isminin hazinesindeki bu rızıkların bilinmesi için önce o rızıklar, arkasından rızka muhtaç canlılar yaratıldılar. İlk rızıktan tâ cennetteki ebedî ihsanlara kadar bütün rızıklar Rezzak isminin hazinesinden gelirler.

Aynı, şekilde, bütün hayatlar Muhyi (hayat verici) isminin hazinesinden, bütün şekiller Musavvir (suret veren, şekillendiren) isminin hazinesinden, bütün süsler, zinetler Müzeyyin (tezyin eden, süsleyen) isminin hazinesinden gelmektedir.

Yaratılan her eserde, hem en mükemmel bir sanat teşhir edilmekte hem de ona güzel bir şekil, renk, süs takılmaktadır. İşte bu hal, “onların San'atkârında ehemmiyetli bir irâde-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin” var olduğunu gösterir.

Burada tahsin (güzel yapma, güzelleştirme) ve tezyin (süslendirme, ziynetlendirme) fiilleri misal olarak verilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, bütün İlâhî fiillerini ve sanatlarını sergilemeye karşı kudsî bir rağbeti vardır. Mademki Allah, sanatını ve eserlerini sevmektedir. Elbette, bunlar içerisinde en çok sevdiği eserler, O’nun sanatını en mükemmel olarak gösterenlerdir.

Allah, Güneşi de sever, Ay’ı da; ikisi de O’nun sanatıdır.

Denizleri de sever ovaları da; bunların da tamamı O’nun mülkü, O’nun mahlûkudur.

Allah, arıyı da sever, ipek böceğini de; her ikisi de onun canlı tezgâhlarıdır.

Allah’ın en mükemmel eseri insan olduğundan ve mahlûkatta sergilediği her türlü sanatını küçük mikyasta onda da sergilediğinden, ona akıl vererek İlâhî sanatları takdir etme ve Rabbanî ihsanlara şükretme kabiliyeti ihsan etmiştir. Elbette, Allah her mahlûkunu sevmekle birlikte bu en üstün mahlûkunu daha çok sevmektedir.

“Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister.” cümlesi bu dersi vermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak insanı ahsen-i takvimde yarattığını ve onu arza halife seçtiğini açıkça beyan etmektedir.

Külliyat'ta, insanın “bu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” olduğu nazara verilir. “En son” ifadesi, burada en uzak şeklinde yer almıştır. Yine, bir risalede kâinat bir ağaca, elementler onun dallarına, bitkiler yapraklarına, hayvanlar çiçeklerine, insanlar ise meyvelerine benzetilir. Ağacın en son yaratılan ve kökten en uzak olan cüz’ü meyvesidir. Bu sebeple, meyvenin içindeki çekirdek, ağacın tümünün plan ve programını taşır. Bu meyvenin şuuru olsa, ağacın tümünü küllî bir nazarla tefekkür edebilir.

Kendini bildirmek ve tanıttırmak için bu mahlûkatı yaratan Cenab-ı Hak, elbette ki diğer canlıları değil, insanı muhatap alacak, onunla konuşacak ve onu ebedî saadete namzet yapacaktır; nitekim öyle olmuştur.

“Evet şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir.” (Sözler, Onuncu Söz)

Peygamber Efendimiz (asm.) bu vazifeyi başkalarıyla kıyas kabul etmeyecek derecede küllî ve mükemmel olarak icra etmiştir. Allah’ı tanımak ve bütün insanlara tanıtmak için yaratılan o en büyük peygamber, Miraç mucizesiyle Cenâb-ı Hakk’ı bizzat görmüş, “küllî şuurunu ve âmm nazarını tamamen Sâniinin perestişliğine ve san'atının istihsanına ve nimetinin şükrüne sarf” etmiştir.

"Madem kâinatta hüsn-ü san'at, bilmüşahede vardır ve kat'îdir. Elbette risalet-i Ahmediye (A.S.M.), şuhud derecesinde bir kat'iyyetle sübutu lâzım gelir."(1)

Ortada çok harika çok muhteşem çok bediî bir eser varsa, elbette bu eseri hem bütün incelikleri ile anlayacak hem takdir edecek, hem tahsin edecek, hem tetkik edecek yüksek bir nazara sahip bir seyirci gerekir. Seyirci olmazsa eserin sergilenmesi mânâsız olur.

Üstadımız bu hakikati iki levha ile izah ediyor:

"Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

"Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at."

"Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki, ikinci daire, bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder."

"İşte, o Sâniin bütün makàsıd-ı san’atperverânesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbup ve makbul olduğu bilbedâhe anlaşılır."(2)

Şu kâinat, garip, bedi’ ve harika eserlerin sergilendiği muhteşem bir teşhirgahtır. Peygamberler burada sergilenen mucize eserleri hem en mükemmel mânâda seyreden hem de diğer insanlara nasıl seyredilmesi gerektiğini ders veren mümtaz elçilerdir. Bu kâinat ve içindeki eşsiz eserler peygamberlerin varlığının “Şuhud derecesinde bir kat'iyyetle sübutu lâzım gel”diğini açıkça ortaya koyar.

“Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır.” Şu kâinat kitabında esma-ül hüsna ve sıfat-ı ulyâ yazılmış ve her bir mevcud âdeta bir kitap hükmüne getirilmiştir. Elbette, bu kitabı ders verecek bir muallime ihtiyaç vardır. Eğer muallim olmazsa kitabın mânâları anlaşılamaz ve kitabın hikmet-i vücudu kaybolur. Demek bu âlem, nübüvvet ve risaleti iktiza etmektedir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Mektup.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...