Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Mehdi, Mehdi-i Âzam, Mehdi-i Âli Resul müdür?

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Mehdi, Mehdi-i Âzam, Mehdi-i Âli Resul müdür?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mehdi Gelmeden Önce

Ebedî hayatların tehlikeye düştüğü, en dehşetli fitnelerin yaşandığı ahir zamanda yazılmış bir Kur'ân tefsiri vardır: Risale-i Nur… Sergilediği hizmet ve faaliyetlerle ehl-i imanın gönlüne su serpen, 6.000 sayfayı geçen, yüz otuz parçadan meydana gelen, iki yüz kadar önemli meseleye özellikle neşter atıp çözüme kavuşturan bu seçkin külliyatın, ahir zamanın dehşetli hadiselerine karşı ilgisiz kalması, yorum ve tedbirler getirmemesi elbette düşünülemez.

Daha yüzyılın başlarındayken Osmanlının en büyük dinî kurulu olan Daru'l-Hikmeti'l-İslamiyede vazife gören Bediüzzaman'dan, ahir zamanla ilgili hadislerin izahı istenmiş, o da kimsenin içinden çıkamadığı bu hadisleri son derece makul bir tarzda tevil ve izah etmişti.

Bu izahlara baktığımızda, İslam Deccalı olan Süfyanın dehşetli fitnesinin Müslümanlar arasında görüleceğini öğreniyoruz. Aldatmakla iş gören Süfyan,(Şuâlar, s. 504.) ehl-i nifakın başına geçip nifak perdesi altında işlerini yürütür, şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tahribine çalışır.(Mektubtt, s. 60.) Ehl-i iman, onu, şanlı, kahraman bir milletin mağlubiyeti esnasında istidraçlı, şanlı, bahtı açık ve kurnaz bir kumandan olarak gördüğü için, gizli ve dehşetli mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla alkışlar, başına kor, kötülüklerini örtmek ister.(Şuâlar, s. 514.)

Oysa masum insanları parçalayan bir canavar hoş görülemeyeceği gibi, saçtığı dinsizlik tohumlarıyla binlerce insanı imansız ederek ebedî hayatlarını mahveden Süfyan hoşgörülemez. Ona gösterilebilecek en küçük bir hoşgörü, sevgi, taraftarlık dahi zulme ortak olmak demektir, masumlara karşı işlenmiş büyük bir zulümdür. Deccalı bunca tahribatına rağmen ehl-i imanın gözünde masum gösterecek ve öyle yorumlanabilecek davranışların tevili mümkün olmadığı gibi Deccalın gölgesinde de salim bir hizmet yapılamaz.

Şu var ki Süfyan, insanları sonsuza dek kandıramayacak, gün gelip foyası bütün bütün meydana çıkacak, gerek Müslümanların ve gerekse ordunun maddi ve manevi desteğini kaybedecektir. Çünkü

"Kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin, ruhundaki nur-u iman ve Kur'ân ışığıyla hakikat-i hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı..." (bk. Şualar, Beşinci Şua)

"...kahraman ordunun dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor." (bk. age.)

rivayetlerden anlaşılmaktadır.

"...Yine rivayetlerden anlaşıldığına göre Âl-i Beyt-i Nebevîden Muhammed Mehdi, o Süfyanın şahs-ı manevisi olan münafıkâne cereyanı öldürüp dağıtacak, tahribatçı, bid'atkâr rejimini tamir edip Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecektir." (Mektubat, On Beşinci Mektup)

Mehdi Beklentisi

Üç devir yaşayan, Risale-i Nurları telif etmeden çok önce Hürriyetin başlarında Osmanlı üzerinde oynanan oyunları, Osmanlının günden güne çökmekte olduğunu, inananların büyük bir ümitsizliğe düştüğünü fark edip, bu gidişe dur diyebilmek için bir yandan canhıraş bir gayret içerisine giren Bediüzzaman, bir yandan da onları, “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum...” diye teselli etmeye çalışıyordu.

Bediüzzaman bu ümitle hem dehşetli hadiselere karşı dayanıyor, hem de ehl-i imanın imanlarını takviye etmek için müjdeler veriyordu. Ne var ki tevil ve tabir etmeksizin bu nurun geniş dairede, siyaset âleminde çıkacağını tasavvur ediyordu.

Sonradan Bediüzzaman, bu nur ve ışığın Risale-i Nur olarak tecelli ettiğini söyler.(Kastamonu Lâhikası, 24.) Bunu bir yazısında dile getirirken de ihtar-ı gaybi olarak kati bir kanaat tarzında kalbine gelen manayı şöyle anlatır:

"Ciddî bir alaka ile senin eskidenberi tekrar ettiğin ‘Işık var, Bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri sizin hakkınızda, belki iman cihetiyle âlem-i İslam hakkında dahi ehemmiyetli Risale-i Nur'dur..." (Kastamonu Lahikası, 19. Mektup)

Bozulma daha çağın başlarındayken kendini gösterdi. Avrupa'yı körü körüne taklit, ilmini, fennini alma yerine sefahatine duyulan özenti, Müslümanın kimliğinden çok şeyler alıp götürdü. İnançsızlık rüzgârları esmeye, küfür tohumları ekilmeye, ahlaksızlık meyveleri toplanmaya başladı. İslamî, insanî ve ahlakî değerlerde büyük bir yozlaşma oldu. Bu durum, çağın ikinci yarısında ise tarihte benzerine rastlanmayacak derecede büyük bir hız kazandı. Manevi tahribat arttıkça arttı. Fen ve felsefe inançsızlığa alet edilmeye, maddecilik ve tabiatçılık tâûnu dört bir yana yayılmaya başladı. Din harap, iman türap oldu. Dine, dindarlara hücum edilmeye, din bir afyon telakki edilip saldırılmaya başlandı. Bin yıldır İslam'ın aleyhinde birikegelen şüpheler bir anda kusuldu. Mukaddesat namına ne varsa bütününe, sistemli ve münafıkane bir tarzda savaş açıldı. Sosyal hayattaki çözülme, dikenli meyveleri yıllar sonra görülecek derecede hızlandı. İnançlar kayboldu, ahlak bozuldu, güven duygusu öldü.

Ve insanlık bir Mehdi ve müceddidi dört gözle bekler oldu.

Öyle ki Bediüzzaman, Şark vilayetlerine yaptığı ve Meşrutiyeti anlattığı seyahatlarında, kendisine, "Bazı adam sizin dediğiniz gibi demiyor. Belki, ‘Mehdi gelmek lazımdır’. der. Zira dünya şeyhûhet (yaşlılık) itibariyle müşevveşedir (karışıktır), İslamiyet ağrazın (maksatlı kimselerin) teneffüsü ile mütezelliledir (sarsılmaktadır)." sorusuna şu cevabı vermişti:

"Eğer Mehdi acele edip gelse, baş göz üstüne, hemen gelmeli. Zira güzel bir zemin müheyya ve mümehhed oldu (hazırlandı); zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler, baharda vücutpezîr olur (boy gösterir). Rahmet-i İlâhî şe'nindendir ki, şu milletin sefaleti nihayetpezir olsun (son bulsun)..." (bk. Münazarat)

Bu sözlerini Bediüzzaman yüzyılın ilk çeyreğinde söylemişti. Ama ikinci çeyreğinde eski günleri arattıracak gelişmeler olmuş, Deccalane hadiseler sahnelenmiş; İslama, Kur'ân'a savaş açılmış, İslam adına ne varsa yok edilmeye çalışılmıştı. Dolayısıyla Mehdi önceki dönemlere nisbetle daha çok beklenir olmuştu.

Bediüzzaman, başka bir yerde bu ihtiyacı şöyle dile getirecekti:

"Evet, bu zaman; hem iman ve din için, hem hayat-ı içtimaî ve şeriat için, hem hukùk-u âmme ve siyaset-i İslamiye için, gayet ehemmiyetli birer müceddit ister..." (Kastamonu Lahikası, 117. Mektup)

Her çağ nasıl ki bozulan dünyayı düzeltmek, Sünnet-i Seniyyeyi yeniden yerleştirmek için bir nevi Mehdiler bulmuş ve bunların her biri Mehdi Âl-i Resûlün diyanet, siyaset, cihad sahalarındaki vazifelerinden sadece bir tanesini yapmışlar. Hayatın bütün yönlerinin fesada uğradığı bir zamanda ise elbette iman, diyanet, hukuk, siyaset, saltanat, cihad sahalarını içine alacak derecede geniş bir ihya hareketi gerekecektir. Ahir zamanın böylesine en büyük fesadı zamanında, bütün bunların üstesinden ancak, "..en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât–ı nurânî..." (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım) gelebilir.

Hususî, cüz'î, yalnız şahsi hizmetlerle veya mağlûbâne perde altında, bid'alara musamaha suretinde ve teviller ile bir nevi tahrifat içinde tam hizmet yapılamadığı(Emirdağ Lahikası-I, s.57.) gibi Deccal ve Süfyanın tahribatları da tamir edilemez.

Tahribatın, hayatın dört bir yanını kuşattığı, iman binasının temeline dinamit konulduğu, imanların olduğu kadar sosyal hayatın da alabora edildiği, hak ve hürriyetlerin ayaklar altına alındığı, siyasetin de bundan payına düşeni aldığı bir dönemde Mehdi'den başka ne beklenebilirdi?

Evet, hayatın her yönü tecdid, yani yenilenme istiyordu. Tamiratı çok yönlü yapmak gerekiyordu.

Tecdide, tamire ise elbet bir yerlerden başlanacaktı. Önem derecesine göre bir sıralama yapılmalıydı.

Bediüzzaman da öyle yaptı.

"...Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-ı imaniyeyi (iman hakikatlerini) muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür..." (Kastamonu Lahikası, 117. Mektup)

diyordu. Şeriat ve hayat-ı içtimâiye ve siyasiye daireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kaldığını söylüyor ve hadis-i şeriflerde dini yenilemeye fazlasıyla önem verilmesinden maksadın imani hakikatlerdeki tecdid olduğunu belirtiyordu.

Evet, eksik, şüphe ve tereddütler içerisinde kıvranan, sağlam ve tahkiki imanı elde edememiş bir kimseden toplum hayatının huzuru için gerekli olan sevgi, saygı, dayanışma, yardımlaşma, fedakârlık, dürüstlük, çalışkanlık gibi güzel hasletler gerektiği gibi beklenemezdi. Hele bir kalbe inançsızlık yerleşti mi o kalbin sahibi canavarlaşır, insanî değerlerden kopar zulüm, anarşi, çıkarcılık, kaba kuvvet, istibdat gibi acı ve dikenli meyveler vermeye başlardı.

O halde ilk yapılacak iş küfür bataklığında boğulmakta olan insanları kurtarmak, imanları kuvvetlendirmek olmalıydı.

İman Hizmetinin Önemi

İman nasıl İslam'ın temeli ise, imana hizmet de her şeye önceliği olan bir hizmettir. Çünkü iman dünya ve ahiret saadetinin temel taşıdır.

İmansızlık ise en büyük felakettir. Sadece dünyayı cehenneme çevirmekle kalmaz, ahirette de cehennem meyvelerini verir.

Resul-i Ekrem (a.s.m.) ömrü boyunca bu hizmeti esas edinmiş, ümmetinin dikkatlerini bu noktaya çekmişti. Konuyla ilgili birçok hadislerinden biri şöyledir:

“Senin vasıtanla bir kimsenin imana kavuşması, senin için sahralar dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” (Buharî, Cihad, 103; Müslim, Fezâilü's-Sahabe, 34.)

Dün din ve iman birçok kanallarla korunmaktaydı. İslama sembol ve işaret olan şeairler her vesileyle canlı tutuluyordu. Ahir zaman fitneleri henüz bütünüyle ortaya çıkmamıştı.

Çağımız ise dinin dayanaklarının yıkıldığı, şeairin tahribe maruz kaldığı, ahir zaman fitnelerinin bir bir su yüzüne çıktığı dehşetli günlere sahne oldu.

Taklidî imanın istinad kalelerinin sarsıldığı bir dönemde, inananlar cemaat halinde yapılmakta olan bunca hücuma ancak tahkikî bir imanla dayanabilirlerdi.

Geçmiş asırlarda toplumda İslamî bir hava vardı. İnsanlar genelde inanır, inançlarının gereğini yerine getirmeye çalışırlardı. Ama günümüzde birçok insan okudukları fen ve felsefe sebebiyle ya materyalizme, ya da tabiatçılığa kaymış, huzurunu yitirmekle kalmamış, toplumun huzurunun da katili olmuştur.

Böyle bir anda iman hizmetinin ne derece önem kazandığı tartışma götürmez. Hatta öylesine önem kazanır ki, onunla meşguliyet bunun dışında her şeyi, bilhassa cazip görülen siyaseti dahi terk etmeyi gerektirir. Çünkü Bediüzzaman'ın belirttiği gibi günümüzde her şeyi kendi hesabına alan fevkalade hâkim cereyanlar var. Harekatı o cereyanlara kaptırmamak için siyasetten feragat etmek gerekir.

"...ta ki iman hizmeti, safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin." (Kastamonu Lahikası, 59. Mektup)

Başka bir yerde de Bediüzzaman, iman hizmetinin önemini anlatırken, siyasetle bir karşılaştırmasını yaparak şu ifadeleri kullanıyor:

"Madem bu zamanda, her şeyin fevkinde hizmet-i imaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil (geçici ve değişken) siyaset daireleri ebedî, daimî, sabit hizmet-i imaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz." (bk. age., 58. Mektup)

Hatta iman hizmetinin sonucu olan, herkeste özellikle halkta, özellikle siyasilerde, özellikle bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece daha geniş görünen İslam'ın hâkimiyeti bile gerçekte bu iman hizmeti derecesine çıkamamaktadır.(Emirdağ Lahikası-I, s. 232.)

Hatta bu hizmet Bediüzzaman'ın gözünde, sadece siyaseti, siyasetle veya daha başka suretlerde ulaşılabilecek maddi, daha da öte birçoklarının gaye-i hayat edindiği manevi makamları dahi terk etmeyi gerektirecek derecede önemlidir. Onun içindir ki Bediüzzaman, layık olduğu ve layık görüldüğü halde en yüksek manevi makamları dahi kabullenmemiş, "Hizmetkârlığı makamata (manevi makamlara) tercih ederim." demiş, “Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim, değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim.” demiş, imanları kurtarma, koruma ve güçlendirmeyi kendine program, meslek, gaye-i hareket ve hedef edinmişti.

Öyle ki Bediüzzaman, hakikat-ı ihlasın, kendisini şan ü şerefe ve maddi ve manevi rütbelere, vesile olabilen şeylerden menettiğini, halis bir hadim olarak hakikat-ı ihlas ile her şeyin üstünde iman hakikatlerini on adama ders vermenin, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli gördüğünü de belirtir. Ona göre, ihlasla iman hakikatlerini ders verme büyük bir kutup olup da binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetlidir. Bu hususu da şöyle açıklar:

"Çünkü o on adam, tam o hakikati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalpleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile o kutbun derslerini, 'Hususi makamından ve hususi hissiyatından geliyor.' nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağılabilirler. Bu mana için hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum." (Emirdağ Lahikası-I, 41. Mektup)

Evet, Bediüzzaman'ın omuzladığı bu hizmet tahkki imanı kalplere nakşederek biçare insanları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmayı, milleti de her türlü anarşilikten muhafaza etmeyi hedefliyordu.(Emirdağ Lahikası-I, s. 20)

Bu iman hizmetiyle aynı zamanda Hristiyanlığı mağlup edip anarşiliği yetiştiren Kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının bu vatanı manevi istilasına set çekilecekti. Risale-i Nur bu konuda bir Sedd-i Zülkarneyn vazifesi görmekteydi.(bk. age., s. 90) Çünkü bu cereyan siyaset ve diplomatlıkla önlenemezdi.(bk. age., s. 181)

Öte yandan bu hizmet, en zor şartlarda, hem de büyük imkânsızlıklar içerisinde yürütülmekteydi. Ama bir çırpıda hayret edilecek derecede iman hakikatlerinin işlendiği altı yüz bin nüsha kitap çocuklara, çobanlara varıncaya kadar nice gönüllü tarafından yazılarak ortaya çıkıvermişti.

Daha da bu hizmet, Sedd-i Zülkarneyn'i yıkıp dünyayı fesada veren Ye'cüc ve Me'cüc gibi İslamın seddini sarsmaya çalışan Ye'cüc ve Me'cücden daha müthiş ahlak ve hayatta meydana gelen karanlıklı anarşilik ve zulümlü dinsizliğin fesad ve ifsadına, tahribatına karşı güçlü bir set teşkil ediyordu.(Kastamonu Lahikası, s. 111.)

Olağanüstü denilebilecek derecede bir başarıydı bu.

Bir adamın bir günde harap ettiği bir sarayı, yirmi adamın yirmi günde yapamadığı, bir adamın tahribatına karşı yirmi adamın çalışma zorunda olduğu düşünülürse, binlerce tahribatçının karşısına kale gibi dikilen, harika tesirleri görülen bu hizmet, eğer karşısına denk bir kuvvetle çıkılabilseydi mucizevari muvaffakiyet ve fütûhat görülürdü.

Ne var ki, efkâr-ı ammede, hayata düşkün insanların nazarında imandaki tecdidden çok, görünüşte geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan sosyal hayat ve siyaset daha ziyade ehemmiyetli görünüyor, halk bu açıdan bakıp mânâ veriyorlardı.(Kastamonu Lahikası, s. 145.)

Her ne kadar efkâr-ı ammede sosyal hayat ve siyaset cazip görünse de önceliği imandaki yenilenme alacaktı. iman hizmetinin bir sonucu olan şeriatın icrâ ve tatbiki, ittihad-ı İslam gibi önemli hizmetler pek parlak, çok geniş dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan umûmun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünse de bu iman, yani ehl-i imanı dalâletten kurtarma ve tahkiki imana ulaştırma hizmeti bunlardan üç dört derece daha kıymetliydi.(Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.)

İşte Risale-i Nur, hizmetini bu noktada yoğunlaştırmış, ağırlığını bütün bütün buna vermişti. Onun için de Bediüzzaman bir şükran-ı nimet olarak Risale-i Nur ve şahs-ı manevisinin tecdid vazifesini yaptığını belirtecek ve şöyle diyecekti:

"Bu asırda, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'un hakikatine ve şakirtlerinin şahs-ı manevisine, hakaik-i imaniye muhafazasında (iman hakikatlerini korumada) tecdid vazifesini yaptırmış." (Kastamonu Lahikası, 117. Mektup)

Böyle davranmaya, yani tecdide ağırlık vermeye ahir zamanla ilgili hadislerde yer alan şahısların çıktığını görmesi itmişti Bediüzzaman'ı. İngilizlere karşı verdiği mücadele ve onlarla ilgili yazdığı Hutuvât-ı Sitte isimli eseri sebebiyle ödüllendirilmek için Ankara'ya çağrıldığı zaman, bunları görmüş, kendisine yabana atılmayacak büyük makamlar vaad edildiği halde kabul etmemiş; dünyayı, siyaseti, hayat-ı içtimâiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarma hizmetine kendisini vakf etmişti.(Şuâlar, s. 314.)

Evet o, hadislerin haber verdiği ahir zamanın dehşetli şahıslarının İslam ve insanlık âleminde zuhur ettiğini görmüş ve yine gelen rivayetlerden, onlara siyasetle değil, ancak manevi kılınç hükmünde i'caz-ı Kur'ân'ın nurlarıyla mukabele edilebileceğini öğrenmiş ve bu tavsiyeye uyarak, kendisine vaad edilen onca makam ve mevkileri tekmeleyip Ankara'yı terk etmişti. Hatta ayrılmaması için istasyona kadar gelen mebusların ricalarına da uymamış, Van'a gidip Erek Dağı eteğinde Zernabad suyu başında ömrünü geçirmeye karar vermişti.(Tarihçe-i Hayat, s. 131-132.)

Hz. Mehdinin Üç Vazifesi

Bediüzzaman ve Risale-i Nur denilince, helaket ve felaketlerle dolu, imanların ve İslamî hayatın tehlikeye düştüğü asrımızda, beşeriyeti bu girdaptan kurtarmak için cansiperane mücadele veren bir İslam kahramanı ve onun kaleme aldığı müstesna bir külliyat hatıra gelir.

Günümüzde şüphesiz iman ve Kuran'a ihlas ve sadakatle hizmet eden birçok cemaat vardır. Ancak bu konuda Bediüzzaman ve Risale-i Nurların yerinin önemi ve büyüklüğü tartışma götürmez. Ehemmiyeti üzerinde bir parça durduğumuz bu kutsi hizmet için varlığını ortaya koyan, onun için yaşayan, bu uğurda ölümü dahi göze alan Bediüzzaman'ın, bir ihsan-ı İlahi olarak değerlendirdiği Risale-i Nur Külliyatı sayesinde imanlarını kurtaran yüz binlerce, hatta milyonlarca insan, Bediüzzaman'ın imandaki tecdidi başarıyla yaptığının birer delilidir.

İşte Bediüzzaman'ın üstlendiği bu muazzam hizmet sebebiyle, eserleriyle imanlarını kurtaran nice insan ona büyük bir muhabbet ve hürmetle bağlanmış, yüzyüze olduğu gibi mektuplarıyla da bu duygularını ifade etmeye çalışmışlardır.

Bediüzzaman, birçoğunun içlerinde sakladığı, bir kısmının da dile getirme ihtiyacı hissettiği bu duygu ve düşüncelerini öğrendiğinde meselenin açıklığa kavuşturulması gerektiğini görmüştü.

"Nur'un ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çok kişi namına benden sordu ki:

'Nur'un halis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrane olarak ahir zamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrane onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat'î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binâen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise tezattır, her halde hallini istiyoruz.'." (BADILLI, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 2/1170, TİMAŞ Yay., İstanbul-1990)

şeklindeki soruya bir mektupla cevap vermişti.

Bediüzzaman, bu mektubunda, o has Nurcuların ellerinde bir hakikat bulunduğunu ifade edip iki cihette tabir ve tevil gerektiğini söylüyordu.

Mehd-i Âl-i Resûlün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevisinin iman, hayat ve şeriat olmak üzere üç devresi bulunmaktaydı. Çabuk kıyamet kopmaz, beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacaktı.

Bediüzzaman iman, hayat ve şeriat olarak sıraladığı bu üç vazifeden birincisi ve en önemlisinin imanları muhafaza etme ve kurtarma olduğunu söylüyordu. Çünkü fen ve felsefenin tasallutu, maddecilik ve tabiatçılık taûnunun yaygınlaşmasıyla imanlar tehlikeye düşmüştü.

Bu vazife o kadar önemliydi ki, hem dünyayı, hem her şeyi terk etmeyi, hem de çok zaman tetkikatla meşguliyeti gerektiriyordu. Onun için de bu vazifeyi bütünüyle bizzat Hz. Mehdi'nin yapmasına ne vakit ve ne de o günkü durum müsaade ederdi. Hz. Mehdi, bu vazifeyi ihlas, sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım talebelerle yapacaktı. Bediüzzaman, bu talebelerin her ne kadar az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli olduklarını belirtir.

İkinci vazifesi hilafet-i Muhammediye ünvanı ile şeâir-i İslamiyeyi ihya etmektir. Hz. Mehdi, bunu, İslam âleminin birliğini dayanak noktası yapıp gerçekleştirecek, insanlığı maddi ve manevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhîden kurtaracaktı. Bunun için ise milyonlarca ferd lâzımdı.

Üçüncü vazifesi de ehl-i imanın manevi yardımları, ulemâ ve evliyanın, bilhassa kuvvetli ve sayıca çok ve milyonları aşan seyyidler cemaatinin iştirakiyle, zamanın inkılablarıyla zedelenen Kur'ân ahkâmını ve Şeriat-i Muhammediye kanunlarını yeniden tesis etmesiydi. Hz. Mehdi bu noktada İsevî ruhanileriyle de ittifak edip İslama hizmete çalışacaktı.

Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin hizmet seyrini böylece hatırlattıktan sonra şu ifadeleri kullanıyor:

Şimdi hakikat-i hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı, tahkikî bir surette umuma ders vermek, hatta avamın da imanını tahkiki yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mânâsının tam sarahatini ifade ettiği için, Nur Şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini haklı olarak bir nevi Mehdi telakkì ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur Şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı manevide bir nevi mümessili olan bîçâre tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar.(Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup)

İfadeler gayet açık değil mi? Başka bir yerde yer alan şu ifadeler de bu minvalde:

"Hem bu üç vezâifi (iman, hayat, şeriat) birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Âl-i Beyt-i Nebevînin (a.s.m.) cemaat-i nûraniyesini temsil eden Hz. Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtimâ edebilir." (Kastamonu Lahikası, 117. Mektup)

Yoruma açık ifadeler mi, net gerçekler mi?

Yukardaki ifadeler bize birkaç gerçeği birden hatırlatıyor:

Birincisi: Hz. Mehdi'nin iman, hayat ve şeriat olmak üzere üç önemli görevi vardır.

İkincisi: Bu vazifeler zamana bağlı olduğu için hepsini birden yapmasına Hz. Mehdi'nin ne zamanı yetmekte, ne de hali elvermektedir. Çünkü Mehdi'nin her halinin harika olması beklenmemelidir. Bu gerçeğe Risalelerde de temas edilir. İman, hayat ve şeriat vazifelerinin üçünü birden bu zamanda uygulamanın, bütün dünyanın vaziyetini değiştirmeyi gerektirdiği, beşeriyette carî olan âdetullaha uygun düşmediği için en büyük meseleyi esas yapacağı belirtilir. (bk. age., s. 62.)

O halde bu üç vazife Hz. Mehdiye ait olduğuna, onun da hepsini birden fiilen yapmasına şartlar da ömrü de yetmediğine göre geride kalan ikinci ve üçüncü vazifeleri kim yapacaktır? Şahs-ı manevisi yapacak. Evet, onun başlattığı, temelini attığı bu hizmetleri şahs-ı manevisi sürdürecektir.

Üçüncüsü: Birinci vazife olan iman hizmetinin diğer vazifelere önceliği vardır. Bu olmadan diğerleri olmaz. Diğerleri birincisine binâ edilecek ve onun kaçınılmaz sonucu olacaktır.

Dördüncüsü: İkinci ve üçüncü vazifeler ehl-i imanın da desteğiyle gerçekleşecektir.

Beşincisi: Bediüzzaman, bu şahs-ı manevinin bir temsilcisidir.

Bunlar bahsi geçen mektuptan anlaşılan son derece açık ve net hakikatlerdir. Risale-i Nur'un başka yerlerinde zikredilen ifadeler de bu gerçeği teyid etmektedir.

Yalnız mektupta birinci vazife, yani iman hizmeti anlatılırken yer verilen bir kısım ifadeler var ki dikkatle bakılmadığında kafa karıştırabilmekte, yanlış anlaşılabilmekte, hatta bazılarını Mehdi bekler hale getirmektedir. Şimdi bu ifadelere birlikte bakalım:

"… Hz. Mehdi'nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile bu vazifeyi tam yapmış olacak." (Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup)

Meseleye, Bektaşinin namaz kılmayışına gösterdiği mazeret cinsinden bir anlayışla yaklaşılırsa, elbette yukardaki ifadelerden başka manalar da çıkarılabilir.

Fakat öncelikle mektubun, hatta Risale-i Nur'daki aynı konuların bütünlüğü, tamamlayıcılığı çerçevesinde bakılmalıdır ki, sağlıklı sonuç alınabilsin.

İman, hayat ve şeriat vazifelerini Hz. Mehdi ve şahs-ı manevisinin yapacağı açık.

Birinci vazife olan iman hizmetini, büyüklüğü ve önemi sebebiyle bütünüyle yapmaya Hz. Mehdi'nin ömrünün de halinin de elvermeyeceği de kesin.

Hayat ve şeriat vazifelerini onun şahs-ı manevisinin riyasetinde seyyidler ve ehl-i iman cemaatleri yapacağı konusunda ise hiçbir tereddüt yok.

Birinci vazifeyi Risale-i Nur'un ifa ettiği de açık açık belirtiliyor.

O zaman, nerde kaldı k,i yeni bir Mehdi beklenilsin ve yukardaki ifadelerden farklı mânâlar çıkarılsın. Şu var ki burada imtihan sırrı gereği biraz perdeli gidilmiş.

Mehdi ile şahs-ı manevisi öylesine özdeşleşmiş ki, âdetâ bunları biribirisiz düşünemeyiz. Nitekim burada da Mehdi ile şahs-ı manevisi birbirlerinin yerine kullanılmış, zaman zaman “şahs-ı manevi,” zaman zaman da onun “temsilcisi” nazara verilmiş. Konuya bir bütün olarak bakıp cümleleri dikkatle okumadığımızda elbet yanlış mânâlar çıkarılabilecektir.

Şimdi yukardaki cümleleri bu çerçevede açıklamalarla anlamaya çalışalım:

"… Hz. Mehdi'nin, o vazifesini (iman hizmetini) bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü (ikinci vazifesi olan) hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. (Birincisine vakti yetmezse ikincisine hiç yetmez. Bu ikinci vazifeyi şahs-ı manevisi yürütecektir.) Herhalde o vazifeyi ondan evvel (yani ikinci vazifeyi gerçekleştiren şahs-ı maneviden önce) bir taife (temsilcisi) bir cihette görecek. O zat (yani ikinci ve üçüncü vazifeleri yürütecek şahs-ı manevi), o taifenin (temsilcinin) uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile bu vazifeyi tam yapmış olacak." (bk. age.)

Daha açık bir ifadeyle, “Hz. Mehdi'nin üç vazifesinden birincisini bütünüyle yapmaya ne vakti ve ne de durumu elvermemektedir. Nerde kaldı ki şeâiri ihya olan hilafet-i Muhammediye vazifesini yapmaya vakti ve hali müsaade etsin. Bu ikinci vazifeden önce program mahiyetinde bir kısım eserler olmalı. İkinci ve üçüncü devreleri gerçekleştirecek olan şahs-ı manevi de bu eserleri program yapmalı, Ta ki bu devrelerde de devam edecek olan iman hizmeti bütünüyle yapılabilsin.”

Burada zikri geçen hazır program Risale-i Nur, o programla hareket edecek olan da şahs-ı manevidir.

Hayat-i Harranî, Marûf-u Kerhî ve Abdülkadir Geylânî gibi Hay ismine mazhar olup tasarruflarını, vefatlarından sonra da hayatlarındaki gibi sürdüren bu üç evliyaya, en dehşetli bir çağda çetin bir görev üstlenen Hz. Mehdi'nin de dahil olması akıldan uzak değil. Hz. Mehdi, her ne kadar maddeten olmasa da mânen, ruhen tasarrufunu devam ettirecek, şahs-ı manevinin temsilciliğini ve o şahs-ı maneviye olan desteğini sürdürecek, duâ edecek, programın uygulanmasında yardımcı olacaktır.

Kanaatimize göre onun ruhaniyeti, o şahs-ı manevi içerisinde vefatından sonra da temsilciliğini sürdürecektir. Programı da onun manevi öncülüğünde şahs-ı manevisi uygulayacaktır. Görünürde o şahs-ı manevinin önünde temsilci denebilecek başka birileri bulunsa bile—kaldı ki bunu meşvereti esas alan bir şûrâ gerçekleştirebilir—programı hazırlayan Hz. Mehdi'ye tâbi olmaktan öte birşey yapamayacaktır. Program uygulayıcısının hazırlayıcıdan daha büyük olması düşünülemez. Tâbi olan ne kadar büyük de olsa metbûunu, yani tâbi olduğu kimseyi geçemez. Geniş fütûhâtı gerçekleştiren Hz. Ömer'in Resûl-ü Ekremi (asm) aşamadığı, aşamayacağı gibi.

Kaldı ki, Risale-i Nur'un hizmet prensipleri içerisinde şahsa değil, şahs-ı maneviye ağırlık verilir. Nazara verilen ferd değil, şahs-ı manevidir. Fazilet, başarı, üstünlük şahs-ı manevinindir. Külliyat'ta yer alan ifadelerde bu gerçeği açıkça görebiliriz. Burda geçen Risale-i Nurları program yapacak zattan da maksadın yine şahıs değil, şahs-ı manevi olduğu Risale-i Nur'un esprisine en uygun yaklaşım tarzı olsa gerek. Nitekim şu hatırada da bunun teyid edildiğini görüyoruz. Hatıra 1930'lu yıllara ait. Bir Nur Talebesi rüyasında önemli hizmetler veren sarıklı bir genç görür. Hz. Üstad, rüyanın yorumunu yaparken, bu gencin Hulusi'yle omuz omuza verecek, belki de onu geçecek ve kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir kimse olduğundan bahseder. (bk. Mektubat, s. 334.)

Hz. Üstad, rüyanın üzerinden yirmi küsür sene geçtikten sonra, Isparta'daki -bugün müze olarak kullanılan- dersanede Tahirî, Zübeyr, Sungur, Bayram, Ceylan ve diğer bir kısım talebelerinin bulunduğu bir sohbette, onlara, “Sarıklı genç hanginiz?” diye sorar. Talebeleri sessizliği tercih ettiklerinde de "Hiçbiriniz o sarıklı genç değilsiniz. Ancak o, hepinizden meydana gelen şahs-ı manevinin ta kendisidir." (bk. Sami Cebeci, Yeni Asya Gazetesi, 5 Eylül 1995.) şeklinde bir açıklama yapar.

Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de İmam-ı Ali, Gavs-ı Azam ve Osman-ı Halidî gibi zatların ahir zamanda gelecek zatın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı manevisinde keşfen görüp işaret ettikleri, bazen da o şahs-ı maneviyi bir hadimine verip, o hedimine mültefitane baktıkları kaydedilir. Burada da Bediüzzaman, sonra gelecek o mübarek zatın Risale-i Nur'u program yapacağını belirtmektedir ki, bunun da yine şahs-ı manevi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü mektubun devamında, “bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur Şakirdlerinin şahs-ı manevisini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar” diyerek o şahs-ı manevinin yapacağı üç vazifeden birincisini, yine şahs-ı maneviyle birlikte yapacağı anlaşılmaktadır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 11.)

Asıl Olan İhlasla Hizmet

Bediüzzaman, kendisine Mehdilik isnadıyla yazı yazan bir talebesinin mektubuna verdiği cevapta şöyle demekteydi:

"Ahir fıkrasında ‘Muhbir-i Sadık'ın haber verdiği manevi fütûhât yapmak, zulümatı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş’ diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlahiyeden niyaz ve temenni ediyoruz...

Böyle şeylerle uğraşma yerine asıl olan vazifeye dikkatleri çekiyor:,

"Fakat biz Risale-i Nur şâkirdleri ise; vazifemiz hizmettir, vazife-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemmiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktanberi sükùt-u ahlaka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeğe sevk eden dehşetli esbab altında Risaletü'n-Nur'un şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkların ve dalâletlerin savletlerinin kırılması ve yüzbinler biçarelerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze mukabil binler hakiki mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadıkın (a.s.m.) ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukûât ispat etmiş ve ediyor ve inşaallah daha edecek."

Hadiselerin tasdik ve vukûâtın ispat ettiği, Muhbir-i Sadık'ın, yani Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) ahir zamanla ilgili olarak verdiği haber Hz. Mehdi'nin gelişinden başka ne olabilir?

Bu ifadelerden sonra Bediüzzaman, Risale-i Nur, "Öyle kökleşmiş ki, inşaallah hiçbir kuvvet, Anadolu'nun sinesinden onu çıkaramaz." cümlesine yer vermekte ve şu ifadeleri kullanmaktadır:

"Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Mehdi ve şâkirdleri, Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 152-153.)

Bu ifadeler de yukarıda olduğu gibi Hz. Mehdi ve cemaatinin daha önce belirttiğimiz üç vazifesini göz önüne getirdiğimizde Hz. Mehdi'nin ilerde geleceği değil, birinci ve en önemli vazifesini yaptığını göstermektedir. Onun attığı tohumlar hayat ve şeriat devrelerinde şahs-ı manevinin, seyyidler cemaati ve ehl-i imanın gayretleriyle sümbüllenecek, dal budak salacak, meyvelerini verecek, o da bütün bu gelişmeleri kabrinden sevinçle seyredecektir.

Demek oluyor ki, bir kısım zatları bekler durumda olmak, Risale-i Nur'un ruhuna ters düşer. Çünkü Risale-i Nur'da şahıs değil, şahs-ı manevi ön plandadır. Şahıslar o şahs-ı maneviye adabte olabildikleri ölçüde değer kazanırlar.

- Peki, neden şahs-ı manevi? Niçin Bediüzzaman özellikle bunun üzerinde durmaktadır?

Niçin Şahs-ı manevi?

“Sizi bütün duâlarında, اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاحْفَظْنَا (Bizi kurtar! Bize merhamet et! Bizi koru!) gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâistisnâ dahil edip, kesretli cesetler ve birtek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyade alakadar olan ve şahs-ı manevinizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekleyen kardeşiniz Said Nursî.” (Şualar, On Üçüncü Şua)

Bediüzzaman böyle diyor; şahs-ı maneviden himmet, meded, sebat, metanet ve şefaat beklediğini söylüyor.

Bediüzzaman, şahs-ı maneviye bu kadar önem verdiği halde, biz, zaman zaman, her şeyi şahıslardan beklercesine, “Hz. Mehdi madem ahir zamanda gelecek görevli bir zat ise bütün bu görevleri bizzat kendisinin yapması gerekmez miydi?” gibisinden sorulara muhatap olabiliyoruz.

Hz. Mehdi, gerek bu üç vazifeyi ve gerekse hadislerde anlatılmakta olan diğer önemli vazifeleri tek başına değil, temsil ettiği kutsi cemaatinin şahs-ı manevisiyle birlikte yapacaktır.

Önce şahs-ı manevi ne demek, onu anlamaya çalışalım:

Şahs-ı manevi, şahıslardan meydana gelen bir toplum, cemaat, cemiyet veya şirketin aralarında kurdukları manevi ortaklığa verilen bir isimdir. Aynı inanç, duygu ve düşünceleri paylaşan, birbirlerine kopmaz bağlarla bağlanan, büyük bir dayanışma içerisinde olan kimselerin meydana getirdikleri manevi ve tüzel kişidir. O, bir fert ve kişi olarak görülmez, ama kenetlenmiş kişilerden meydana gelen güçlü bir toplum ve cemiyet, âdetâ tek bir ruh ve tek bir vücut haline gelmiş sağlam cemaat olarak kendini gösterir.

Her asırda dine, imana hizmet, İslamı yenilemek, güçlendirmek için mücedditler, mürşidler, bir nevi Mehdiler gelmiştir. İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, Beyazid-i Bistamî, Gavs-ı Âzam Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî gibi büyük ve harika zatlar, önemli hizmetler vermiş, hem kendi çağlarını, hem de sonraki çağları hizmet, irşad ve eserleriyle aydınlatmışlardır. Zamanları ferdiyet zamanı olduğu için o ferîd ve kutsi dâhiler fazlasıyla kifayet etmişler, bozulmuş âlemi ıslaha çalışmışlardır.

Bugün ise şartlar tamamen değişmiş, küfür ve dalalet komite ve cemaatleri, şahs-ı manevi halinde İslama hücuma geçmiş, toplumun her kesimi ve hayatın her yönü bu yıkım ve dejenerosyondan payına düşeni almıştır.

Onun içindir ki Bediüzzaman, birçok mektubunda ısrarla cemaat ve şahs-ı manevinin önemi üzerinde durmaktadır. Üzerine basa basa, zamanın, cemaat ve şahs-ı manevi zamanı olduğunu belirtmekte, büyük ve bakì hakikatlerin fâni, âciz ve sükut edebilir şahsiyetlere bina edilemeyeceğini,(Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.) cemaatin ruhu olan şahs-ı manevinin daha metin, dinin hükümlerini uygulamada daha muktedir, istikametle giden bir şahs-ı manevinin ise daha ziyade parlak ve kâmil olacağını,(Tarihçe-i Hayat, s. 127.) uhuvvet ve samimi tesanüde dayalı bir cemaatin şahs-ı manevisinin çok kerametler gösterebileceğini, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebileceğini, inayetlere mazhar olacağını (Mektubat, s. 360-361.) söylemekte,

“Şahıs ne kadar dâhi, hatta yüz dâhi derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı manevisini temsil etmezse; muhalif bir cemaatin şahs-ı manevisine karşı mağluptur.” (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım)

demektedir. Bu önemli hakikati İhlas Risalesinde formülleştirmeyi de ihmal etmemiştir:

“Ehl-i dalâlet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevinin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı maneviye karşı, en kuvvetli olan ferdî mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevi çıkarıp, o müthiş şahs-ı manevi-i dalâlete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.”

Aynı yerde şu önemli noktaya da işaret eder:

“HAŞİYE: Hatta hadis-i sahihle, ahir zamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur'ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanileri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.” (Lem'alar, Yirminci Lem'a)

- Dinsizliğin tarihte emsali görülmedik bir tarzda bir şahs-ı manevi teşekkül ettirip hücuma geçtiği bir zamanda şahs-ı maneviye dayanılmazsa nasıl mukabele edilebilir?

Deccalizm ve Süfyanizmin şahs-ı manevi halinde yürüttüğü dehşetli faaliyetlerin karşısına hiçbir şeye alet, tabi ve basamak olmayan, hiçbir garaz ve maksatça kirletilemeyen, manevi, makbul, zararsız nuranî makam ve uhrevî rütbeleri dahi hedef edinmeyen, sadece ve sadece rıza-yı İlahiyi ve ahireti hedef alan, hiçbir şüphe ve felsefeyle mağlup edilmeyen Kur'ân'ın bu asra bakan bir manevi mucizesi olan Risale-i Nur ve şahs-ı manevisi, elbetteki ehl-i imanla omuz omuza verip karşısına bir kale gibi dikilecek, hücumları fedakârâne göğüsleyecek ve bertaraf edecektir.

Mehdinin Müjdelenmesi

Lidersiz, başkan veya başbakansız hükumet düşünülemeyeceği gibi kutupsuz da manevi bir dünya düşünülemez.

Manevi hükümetin başkanına kutup adı verilir. Kutbu'l-aktap, gavs veya gavs-ı âzam diye de anılır.

Her memleketin bir kutbu olabileceği gibi çoğunlukla Hicaz'da hepsinin de başkanı durumunda olan bir kutb-u âzam bulunur. Kutb-u azam veya gavs-ı âzam kutbiyet, gavsiyet ve ferdiyet makamlarını da üzerinde bulundurur.

Aktab-ı Erbaa adıyla şöhret bulmuş dört kutup vardır ki bunlar Abdülkadir Geylanî, Ahmed-i Rifaî, Ahmed-i Bedevî, İbrahim-i Desukî'dir. Bazen dördüncüsünün yerine Ebû'-Hasen-i Şâzelî zikredilir.

Kutb-u âzamla birlikte iki imam daha bulunur. Bunlardan soldaki mülk, sağdaki de melekût âlemini yönetir. Bu iki imam kutb-u âzamdan tamamen bağımsız ve kutb-u âzamın tasarrufu dışındadırlar, onu tanımaya mecbur değildirler.

Kutuplar hakikat-ı Muhammediyenin temsilcisi olarak görev yaparlar. Ona vâris olur, vazifesini yürütmeye çalışırlar.

Dünya ayakta durdukça kutuplar da imamlar da vazife başında olacaklardır.

İşte Bediüzzaman, gizlenmeye layık, büyük bir sır olarak gördüğü bu konuyla ilgili bir gerçeği anlatırken, eskiden Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini söz konusu olan iki imamdan biri zannettiğini, fakat gerçekte onun ferdiyet makamında bulunduğunu anladığını söyler ve şöyle der:

“Ben eskiden Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini, o imamlardan birini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, gavs-ı âzamda kutbiyet ve gavsiyetle beraber ferdiyet dahi bulunduğundan, ahir zamanda şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.” (Kastamonu Lahikası, 120. Mektup)

Bu derece büyük bir makamda bulunan Risale-i Nur'un; çağlara damgasını vurmuş, yerdeyken Arş-ı Âzamı seyredebilen Abdülkadir-i Geylânî, İmam-ı Rabbanî gibi büyük kutupların ilgisini çekmemesi düşünülemez.

Abdülkadir Geylânî'nin asırlar ötesinden bakıp Bediüzzaman'ın çekeceği sıkıntıları görüp ona, “Korkma, şüphesiz sen inayet gözüyle korunmaktasın, / Zamanın Abdülkadir'i, yani gavs-ı âzamı ol.” diye hitap ettiğini görüyoruz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 135-136.)

İmam-ı Rabbanî, büyük zatlardan naklen, mütekelliminden ve ilm-i kelâm ulemâsından birisi gelip, bütün iman ve İslam hakikatlerini ap açık bir sûrette izah ve ispat edeceğini bildiriyor. Burada bir not düşen Bediüzzaman,

“Zaman ispat etti ki, o adam, adam değil, Risale-i Nur'dur. Belki ehl-i keşif Risale-i Nur'u ehemmiyetsiz olan tercümanı ve nâşiri suretinde—keşiflerinde—müşahede etmişler; ‘bir adam’ demişler.” (Şualar, Yedinci Şua, HAŞİYE) diyor.

Birinci Şuâ'da, Kur'ân'ın Risale-i Nur'a ve asrımıza bakan âyetlerine yer verilirken yirmi sekizinci âyete cifir hesabıyla bakılıp Hz. Mehdi'nin asrımızda geleceğine işaret edilerek şöyle denilir:

"… Eğer şeddeli ‘mim’ler dahi şeddeli ‘lam’lar gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslamiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un doksan üç muharebe-i meş'ûmesiyle (uğursuz savaşıyla) âlem-i İslamın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resâiliü'n-Nur Şâkirdleri yerinde Mevlânâ Halid'in (k.s.) şâkirdleri o bulut zulümâtını dağıttıklarından, bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli ‘lam’lar ve ‘mim’ ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulumatı dağıtacak zâtlar ise, Hazreti Mehdi'nin şâkirdleri olabilir.” (bk. age., Birinci Şua)

Mevlana Halid geçen asrın müceddidi olduğuna göre bir asır sonra gelecek yirminci yüzyılın karanlıklarını dağıtacak müceddid, ahir zamanın büyük Mehdisinden başka kim olabilir? Mevlânâ Halid'in Divan'ında yer alan duâsında geçen şu ifadeler de anlamlı değil mi?

"İmam-ı Rabbanînin her iki gözü mesabesinde olan 'Said' ile 'Urvetü'l-Vüskà Masum' hürmetine..." (bk. Sadreddin Yüksel. Bağdadî'nin Divanının Şerhi, No: 1200.)

İslamiyet ve Kur'ân için kullanılan sağlam kulp, tutunulacak kopmaz ip anlamına gelen Urvetü'l-Vüskà, Kur'ân'ın bu asra bakan bir tefsiri olan Risale-i Nur için de kullanılmaktadır.

Evliyalardan bir kısmının, keşiflerinde Hz. Mehdi'nin ne zaman geleceğini açıkça belirttiğini de görmekteyiz. Emirdağ Lâhikası'nda eski evliyanın bir kısmının gaybî kerametlerinde Risale-i Nur'u ahir zamanın hidayet edicisi (Mehdisi) olarak keşfettikleri kaydedilir. (bk. Emirdağ Lahikası-I, s. 232).

Bediüzzaman'ın kontrolünden geçip Barla Lâhikası'nda yer alan bir mektubunda talebesi Küçük Ali; İmam-ı Ali (r.a.), Şah-ı Geylânî (r.a.) ve umum müçtehidlerin Risale-i Nur'u haber verdiklerini, her asırda gelen müceddid ve velilerin keşfiyatlarında “Doğudan bir nur çıkacak, birisi gelecek” diye Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini müjdelediklerini; onun önem ve kıymetini, emr-i Peygamberî (a.s.m.) ile ümmet-i Muhammed'in (a.s.m.) duâlarında ahir zaman fitnesi ve Deccalın şerrinden Allah'a sığınmaları, Deccalın maddi ve manevi tahribatını Risale-i Nur'un tamir etmesinin gösterdiğini söylemekte ve kendi hükmünü de açıkça şöyle ortaya koymaktadır:

"Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risale-i Nur imiş..." (Barla Lâhikası, 132. Mektup, Haşiye-2)

Asırlardır beklenilen zat Mehdi'den başka kimdir acaba?

Mevlanâ Hasenü'l-Adevî, İmam-ı Şârânî'nin Kitabü'l-Yevakıtü'l-Cevahir'inde yer verilen bir keşfe göre, "Mehdi-i ahir zaman, 1255 (Rûmî) senesinin Şaban ayının 15. gecesi dünyaya gelecektir," demektedir. Bunu Şeyh Hasan-ı Irakî'den nakletmekte, şeyhleri Ali Havasî Hazretlerinin de buna muvafakat ettiğini bildirmektedir. (Hacı Zihni Efendi, Meşahirü'n-Nisa, 1:227; Daru't-Tab'atü'l-ahire.)

Hacı Zihni Efendi bu keşfi naklettiği sayfanın kenarına düştüğü Haşiyede 1294 H. tarihini kaydetmiştir ki, bu tarih Bediüzzaman'ın doğum tarihidir.

Bir hadiste Hz. Mehdi'nin Hicaz tarafından çıkıp genç yaştayken Şam şehrinin minberine çıkacağı, hutbe okuyacağı nakledilmiştir.(bk. el-Burhan, Varak: 86b.) Bediüzzaman'ın ise menbaı Hicaz olan Ehl-i Beyt'ten geldiği, Şam Emevî camiinde yüze yakın âlimin bulunduğu bir cemaate, sonradan Hutbe-i Şâmiye adıyla neşrettiği meşhur hutbesini okuduğu bilinmektedir.

Mektubat'ta yer alan şu rüya-yı sadıka da konuya ışık tutacak ehemmiyettedir. Burada denilmektedir ki:

“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde bir vâkıa-ı sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş bir infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Anne korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; o Rahîmdir, Hakîmdir.’ Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir Zat, bana âmirâne diyor ki: ‘İ'caz-ı Kur'ân'ı beyan et.’ "

"Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nev'inin şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Kısım)

Başka bir yerde de bir vesileyle şu hakikati mecburen ifade etmek zorunda kaldığını söyler Bediüzzaman:

“Çok emarelerle anlamışız ki, bu ulum-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.” (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale)

Bu satırlar Bediüzzaman'ın manen görevli olduğunu açıkça göstermiyor mu? En zor şartlarda kaleme aldığı, dinsizliğin temellerini çökerten yüz otuz parçayı bulan eserleri, milyonların imanının kurtulması ve kuvvetlenmesi yolunda yaptığı hizmetleriyle Bediüzzaman bu vazifeye hakkıyla layık olduğunu ispatlamıyor mu?

Ne var ki, bazıları tarafından Bediüzzaman'ın Kürt olduğu söylenilerek seyyid olamayacağı ifade ediliyor. “Ahir zamanda gelecek zât, Âl-i Beytten olacağına göre Bediüzzaman Kürt olduğu halde nasıl o beklenilen zât olabilir?” deniliyor. Bu konu üzerinde de ayrıca durmamız gerekiyor.

Bediüzzaman'ın Seyyidliği Meselesi

ResUl-i Ekremin (a.s.m.) torunu Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere seyyid, Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere de şerİf dendiğini biliyoruz. Müslümanlar bu pâk ve mübarek nesle özel bir ilgi ve sevgi gösterdikleri için şecerelerini bir bir tespit etmiş, hatta Osmanlılar seyyidlere maaş bile bağlamışlardır.

Bu nurani ağaç, Hz. Hasan'dan Şah-ı Geylânî, Hz. Hüseyin'den Zeyne'l-Âbidin ve Cafer-i Sadık gibi yıldız isimleri meyve vermiştir. Hz. Mehdi'nin de aynı nesilden geleceğini hadis-i şeriflerden öğreniyoruz.

Muhakemât'ta, seyyid olmayanın seyyidim demesi, seyyid olanın da değilim demesinin haram olduğu kaydedilir.(bk. Muhakemat, Birinci Makale / Unsuru'l-Hakikat, On İkinci Mukaddime)

Bu nurlu neslin unutulmaması, bilinmesi, tanınmasında büyük faydalar vardır. Çünkü bu nurani halkadan çağlar boyunca insanlığı aydınlatacak nice güneşler doğmuştur. Halk, sünnet-i seniyyeyi rehber edinen bu büyük insanları tanımalı, etraflarında halkalanmalıydılar. Yalnız rastgele kimseler de seyyidlik davasında bulunmamalıydılar. Aksi halde karışıklıklar, dağınıklıklar, nesebî rekabetler çıkabilir, bu da ehl-i imanın gücünü zayıflatırdı. Neseble övünme de ihlas ve tevazûya ters düşerdi.

- Bediüzzaman seyyid miydi? Ahir zamanda gelecek zat, Âl-İ Beyt'ten olacağına göre onun da seyyid olması gerekmez mi?

Şimdiye kadar yaptığımız izahlar çerçevesinde düşündüğümüzde, Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda tereddüt etmemek gerektiği anlaşılır. Yalnız Bediüzzaman'ın bir kısım hikmetler gereği bunu aşikâr bir şekilde söylemediğini görmekteyiz.

Niçin mi? Çünkü toplumda mehdi hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulade özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları iman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek.

Bu durum gönlü kırık, morali bozuk bir kısım müminlere büyük bir ümit ve teselli kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir.

Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzat Hz. Mehdi'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı manevinin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı gâlibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i imanda da muannid dalâlet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar.

Siyasilerin evhamı büyük bir problem. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektubunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi.

İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır.

Seyyidlik, dolayısıyla mehdilik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da her şeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbir şeye, hatta manevi ve uhrevi makamlara dahi alet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman,

“Bu zaman, şahs-ı manevi zamanı olduğu için, böyle büyük ve baki hakikatler, fâni ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, R.N.dan Parlak Fıkralar...)

diyor, daima şahs-ı maneviyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fanî ve çürütülebilir şahsiyetlere bina edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkârlığı, sadece maddi değil manevi makamlara dahi tercih ediyor, maddi ve manevi füyuzât hislerini feda etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce feda edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesâîsini imanların kurtulmasına tahsis ediyordu.

Bu ve buna benzer bir kısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım.” (Afyon Mahkemesi Müdafaası, Osmanlıca, s. 78) diye cevap vermişti.

Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasîlerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerinde de seyyidliği hakkında aşikâr ifadelerden kaçındığını görüyoruz.

Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman:

"Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şâkirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, 'Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.' Ben de onlara demişim: 'Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı Âl-i Beyt'ten olacaktır. Gerçi manen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir manada hakiki Nur şakirdlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim.'." (Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup)

Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen "Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır." cümlesindeki "seyyid" kelimesinin lügatteki ilk mana karşılığı olan “efendi” manasında kullanılması ihtimali akla gelmektedir. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “Ahir zamanın o büyük şahsı Âl-i Beyt'ten olacaktır.” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir.

Öte tarafdan “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.

Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyt'tendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem manen, hem de maddeten Ehl-i Beyt'tendi Bediüzzaman. Manen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takva sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu (Feyzü'l-Kadir, 1/55, h. no: 15). müjdelemişlerdi. Bu manada Bediüzzaman da hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyt'tendirler.

Mahkemede savcının iddiaları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu manada seyyidliğini açıkça söylüyordu:

"'Ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihİ ve sahbihİ' duasında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takva bulunanlar o duada dahildirler.' dediklerinden, o umumi duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane bir tevildir." (Şualar, On Dördüncü Şua, Hata-Sevap Cetveli)

Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı manevi ve nurunisinin risalet noktasındaki âli. (bk. Lem'alar, Osmanlıca, s. 120.) Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.) -gaybî ihbarlarıyla- bu zamandaki bir dairesi olduğunu (bk. Emirdağ Lâhikası-I, s. 61) biliyoruz.

Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyt'tendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikâr olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususi sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Mesela sorularıyla Mektubat'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, "Kardeşim, sen de ben de sadattanız (seyyidlerdeniz)." dediğini görüyoruz.

Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstad'ın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.” gibisinden bir şüphe gelir. Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve

"Kardeşim ben hem Haseniyim, hem de Hüseyniyim… Ahmed Feyziînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!" der. (A., Mufassal Tarihçe-i Hayatı, TİMAŞ Yay., İstanbul-1990), 1/36.)

Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Mesela Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine bir kısım Ehl-i Beyt'in göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beyt'ten (bk. age., s. 1/35.)
oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beyt'ten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beyt'ten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, “Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beyt'ten olabilirim?” derdi.

Nitekim Hz. Üstad'ın, “Denizli Kahramanı” diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek.(bk. Emirdağ Lahikası, Osmanlıca, s. 16.) bu gerçeği teyid eder.

Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, “Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim” cevabını vermişlerdi.[Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3:238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1/35-39.]

Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun ahir zamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler:

“O Zât, hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlahinin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hamil-i zisaadeti olduğuna şüphe yoktur.” (Şualar, On Beşinci Şua)

Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan “Bütün günlerde Mehdi-i Azam,” merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de “bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd(bk. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 1/38-39.) diye bahsederler.

Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zat olduğunu söyler. Kuleönü'nde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üsta'da yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında (Barla Lahikası, 132. mektup) yer alan mektubunda “Risale-i Nur, şu zamanın bir Mehdisi ve müceddidir.” der.

Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da imanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük manevi ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdiliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, “İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ‘İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir’ diye, Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini haklı olarak bir nevi Mehdi telakkì etmişler.” (bk. Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup) demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı manevinin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır.

Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı manevisini Mehdi olarak görmekte tereddüt etmemektedirler.

Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der:

"Bir tek gayem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslam memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslam'ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları imana davet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gayemden alıkoyanlar da korkarım ki bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim." (Şualar, On Dördüncü Şua)

Sonra onun ortaya koyduğu,

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslamiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kalayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit aletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bahusus avam-ı mümininin istinadgâhları olan İslamî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve imanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor."

"Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı manevisinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır." (Kastamonu Lahikası, 23. Mektup)

böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek.

Bediüzzaman Mehdiliği Kabullenmiş midir?

Birçok evliyanın müjdelediği, hayatındayken de birçok Nur Talebelerinin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri Mehdilikle ilgili kanaatlerini Bediüzzaman niçin kabul etmemiş, niçin her şeyi şahs-ı maneviye vermiştir?

Mehdi'nin, “Ben Mehdi'yim” diye ortaya çıkması, Mevdûdî'nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, “Ben Mehdi'yim” demeyecek, ancak iman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdi olduğu anlaşılacaktır.

İnsanın, hizmetleri ve eserleri sebebiyle layık gördüğü bir kimseye mehdi deme hakkı olabileceği gibi, kendine göre haklı gerekçelerle mehdi kabul etmemesinde de dinen bir sakınca yoktur. Çünkü bu, peygambere iman veya inkâr gibi imani bir mesele değildir. Peygamber peygamberliğini ilan etmek mecburiyetindeyken, mehdi mehdiliğini ilana mecbur, hatta memur değildir. O üstlendiği vazifeyi hakkıyla yapmak, insanları irşad etmekle görevlidir.

Sonra İbni Hacer'in, "Kim ben salihim derse salih olmadığına delildir." dediği gibi, "Kim açık açık, ben mehdiyim diye ortaya çıkarsa, mehdi olmadığına delildir." Onun için mehdinin açıkça "Ben mehdiyim" demesi beklenmemelidir. İmtihan sırrı gereği dolaylı şekillerde işaretlerle yetinecektir.

En ağır şartlarda, binbir türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak bir asra yakın ömrünü milletin imanının kurtulması ve saadetine adayan ve milyonları bulan talebelerinin hemen hemen tamamının şehadetiyle Mehdiliği tasdik edilen Bediüzzaman'ın, bunu açıkça kabul etmediğini görüyoruz. Acaba niçin?

Bunun bir kısım sebeplerine “Bediüzzaman'ın seyyidliği meselesi” konusunda bir ölçüde temas etmiştik. Diğer bazı noktalar üzerinde daha durmakta fayda görüyoruz.

Talebelerinin mehdilik isnad etmeleri üzerine, "Ziyade hüsnüzan eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez." diyen ve onların pek ziyade hüsnüzanlarını bir nevi dua, temenni olarak gören Bediüzzaman, aslında bu hüsnüzanlara bütün bütün ilişmiyor, aksine bunu onların kemâl-i itikadlerinin bir tereşşuhu ve delili olarak kabul ediyordu. Oysa hüsnüzanla, dua ile mehdi olunmazdı. Sayıları milyonları bulan, kendilerini hak ve hakikate adayan böylesine kuvvetli hüsnüzanlar da elbette bütün bütün reddedilmezdi.

Bediüzzaman gibi Sünnet-i Seniyyeyi program edinmiş, Allah'ın Hakîm ismine mazhar olmuş bir zatın, vakıa ters düşen birşeyi kabullenmesi de düşünülemezdi.

Bediüzzaman, tevazu ve mahviyeti esas edinmiş bir İslam büyüğüdür. Onca ilmine, büyüklüğüne rağmen hürmet gösterilmesinden, şöhretten alabildiğine kaçardı. "Mısır'da, Amerika'da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yâd edilecektiniz." diyenlere şu cevabı vermişti:

"Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsnüzan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfüruşluk olan tarihlere şaşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur'un mesleği olan ihlasa zıddır ve münafidir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz." (Emirdağ Lahikası-I, 145. Mektup)

diyor, sadece Kur'ân'ın bu asra bakan bir tefsiri olan Risale-i Nurları nazara veriyordu.

Hodfüruşluk, şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik Bediüzzaman'ın en çok korktuğu, kaçtığı şeylerdi. Mehdilik isnadının hodfüruşluk manasını hatıra getirebileceğini, bir şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterebileceğini söylüyor, hatta “Eskiden beri ve şimdi de bazı safdil ve makamperest zatların mehdi olacağım.” diye dava ettiklerini kaydetmeyi ihmal etmiyordu.(71)

Bediüzzaman, Denizli ehl-i vukufunun, “Eğer mehdilik dava etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler.” demeleri üzerine de şu açıklamaları yapmıştı:

"Bu zaman şahs-ı manevi zamanı olmasından ve Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsi makamları arzu etmek ve şan ve şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsi ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem ve Nur'daki ihlası bozmamak için, uhrevî makàmât dahi verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum." (Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup)

Bediüzzaman, eski dostu Yeşil Salih'e yazdığı mektupta da enaniyet, şan ve şöhretin en çok kaçtığı şeyler olduğunu dile getiriyordu:

"Tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdî şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek ne isterim ve ne de liyakatim var. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederim ki; beni bana beğendirmemiş, dehşetli kusurlarımı bana göstermiş."

"Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhretperestlik olmasından; bir enaniyet, bir hodfüruşluk, bir riyakârlık ihtimali var. Bu ise bizim gibilere tam zarardır." (bk. age., 105. Mektup)

Bediüzzaman, kendini daima kusurlu görür, dikkatleri hizmete teksif eder, üzerinde durulması gereken hususun bu olduğunu vurgulardı. Bir keresinde mektup yazan ve kendisine yüksek makamlar isnad eden talebesine, "Benim çok kusurlu şahsıma hüsnüzan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız." diye önemli olanın hizmet ve vazife olduğuna dikkat çekiyor ve daha sonra da şöyle diyordu:

"Madem bu zamanda, her şeyin fevkinde hizmet-i imaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset daireleri ebedî, daimî, sabit hizmet-i imaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz. Risale-i Nur'un, talimatı dairesinde bize bahş ettiği feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsnüzan ile müfritâne âlî makamlar vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lazımdır; onda terakkì etmeliyiz." (bk. age., 40. Mektup)

Bediüzzaman'a göre iman hizmetinin yerini hiçbir şey, hatta en yüksek manevi makamlar dahi tutamazdı. Risale-i Nur'un ana esasları arasında yer alan mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlasa muvaffakiyet en büyük makamlar da verilse terk etmeyi gerektiriyordu. Bediüzzaman, konuyla ilgili bir hatırasını anlatırken, Nurların fütuhatını kalben temaşa ederken, gelişmelere, bazı has kardeşlerinin Nur'un tercümanına verdikleri makam noktasında baktığını söyler. O makama göre fütuhatı az bulur, kalbinde o makamın şerefi gereği hırsla vazife-i İlâhiyeye karışma tarzında bir şikayet belirir. Sırf Allah rızası için bazı biçarelerin imanlarını Risale-i Nurlarla kurtarmaya vesile olma sebebiyle şükür ve hamd gerekirken bir şikayet ve sıkıntı uyandığını söyler. Sonra mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlas gibi Nur'un prensipleriyle meseleye baktığında ruhunda o fütuhattan dolayı binlerce hamdüsena, teşekkür, sürur ve sevinç uyanır. Sonra da şöyle der:

“Ben o halde iken anladım ki makàmât-ı mâneviye dahi mesleğimizde mevzûbahis olmamalı. Eğer bazı has kardeşlerimin hakkımdan yüz derece ziyade bana verdikleri hisse ve makam hakikat olsa ve hakkım da olsa, mezkûr hakikat için bırakmağa, meslek-i Nûriyedeki ihlas-ı tâmme bırakmağa mecbur ediyor.” (Tılsımlar Mecmuası, s. 169, Tenvir Neşriyet, İstanbul 1988)

Evet, ona göre hizmet her türlü maddi ve manevi makamdan daha önemliydi. Program ve meslek edindiği, bilfiil semeresini görüp çalıştığı, gaye-i hareket ve hedef ittihaz ettiği bu hizmet, tahkiki imanı kalblere nakşederek ölümün idam-ı ebedîsinden biçareleri kurtarma ve mübarek milleti de her türlü anarşilikten muhafaza etme hizmetiydi. (bk. Emirdağ Lâhikası-I, s. 20)

Bu hizmetin diğer bir önemli yanı ise Hristiyanlığı mağlup edip anarşiliği yetiştiren Kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının bu vatanı manevi istilâsına set çekmekti. İşte Risale-i Nur bu konuda bir sedd-i Zülkarneyn vazifesi görmekteydi. (bk. age. s. 90)

Bu hizmet Sedd-i Zülkarneyn'i yıkıp dünyayı fesada veren Ye'cüc ve Me'cüc gibi, İslam seddini sarsmaya çalışan Ye'cüc ve Me'cüc'den daha müthiş ahlak ve hayatta meydana gelen karanlıklı anarşilik ve zulümlü dinsizliğin fesad ve ifsadına, tahribatına karşı güçlü bir set oluşturmak ve o tahribatı tamir etmeye yönelik bir hizmetti. (bk. Kastamonu Lâhikası, s. 111)

İşte Bediüzzaman, bu hizmetlerin ehemmiyeti üzerinde duruyor, manevi makamlara değil, bu hizmetlere bakmak gerektiğini belirtiyordu. Bir gün "Manevi ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i iman ve hakikatin istedikleri nurani makamlar ve uhrevi rütbelerden, halis kardeşlerimizden hüsnüzanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen, reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?" şeklinde sorulan soruya, ihlas sırrı ve şefkatin ehl-i imanın ebedî hayatlarını kurtarma gibi önemli bir hizmetin, değil bu gibi makamları ebedî hayatın makamlarını dahi feda etmeyi gerektirdiğini söylüyor ve sebep olabileceği tehlikeleri sayıyor, şöyle diyordu:

"Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim, değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim." (Emirdağ Lahikası-I, 41. Mektup)

Bediüzzaman, çağın şartları gereği büyük makamların her şeyi kendine alet ve basamak yaptığını, dünyevi makamlar için mukaddesatını alet edebileceğini, hatta manevi makamlar olsa tehlikenin daha da artacağını, “Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor.” diye itham altında bırakılıp neşrettiği hakikatlerin yayılmasının da tereddütlerle zedeleneceğini, şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararının bin olacağını söyler.

Sonra da özetle şu cümlelere yer verir:

"Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddi ve manevi rütbelere, vesile olabilen şeylerden beni menediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak hakikat-ı ihlas ile, her şeyin fevkinde hakàik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum." (bk. age.)

Görüldüğü gibi önemli olan ihlasla iman hakikatlerini ders verebilmektir. Bu büyük bir kutup olup da binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetlidir. Aynı yerde bu hususu da şöyle açıklıyor Bediüzzaman:

"Çünkü o on adam, tam o hakikati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile o kutbun derslerini, 'Husûsî makamından ve hususi hissiyatından geliyor.' nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağılabilirler. Bu mana için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum." (79)

Başka bir yerde de yine Bediüzzaman, ihlas sırrının ehemmiyeti üzerinde duruyor, bu rütbeleri kendine değil, Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine veriyor, Risale-i Nur'un hakiki ihlasına ve hiçbir şeye, hatta manevi ve uhrevi makamata dahi âlet olmayışına bir cihette zarar verdiğine dikkat çekiyordu.

Daha sonra Bediüzzaman, zamanın şahs-ı manevi zamanı olduğunu, onun için de büyük ve bakì hakikatlerin fâni, âciz ve sükut edebilir şahsiyetlere bina edilemeyeceğine, ihlas sırrının zedeleneceğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu:

"Hiçbir şeye alet olmayan Nur'daki ihlas zedelenir, avam-ı mü'mininin nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye (delile dayalı kesinlik) dahi kazaya-yı makbuledeki zann-ı galibe inkılap eder, daha muannid dalalete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar…" (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11-12.)

Bediüzzaman, bilhassa bu zamanda, imanların kurtarılması, kuvvetlenmesi, taklitten tahkike ulaşması için hakikati hiçbir şeye alet etmeyen, nefsine hiçbir pay çıkarmayan kimselerin bulunması gerektiği üzerinde duruyordu. Ta ki böylece verdiği iman dersinden istifade edilebilsin, kendilerinde kesin bir kanaat meydana gelebilsindi.(bk. Tarihçe-i Hayat, s. 595)

Onun içindir ki Bediüzzaman, hakikatin hatırı için yirmi sekiz sene sürecek uzun bir sürgün ve hapishane hayatını tercih edecek, "Konuşan Yalnız Hakikattir" diyecek, onlara toz kondurmayacaktı.

Başka bir yerde de Bediüzzaman, kendini Risale-i Nur'un hakikatiyle ve şakirtlerin şahs-ı manevisiyle tezâhür eden fevkalade imani hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre bir tercümanı olarak nitelediği zâtına verilmesinin sakıncalarına dikkat çekiyor, kâinatın en büyük meselesi olan iman hizmetinin zarar göreceğini söylüyordu. Çünkü iman hizmeti her zaman öncelik ve birinciliğini korumalıydı. Oysa ehl-i dünya, ehl-i siyaset ve avam tabakası, gerçekte her zaman önceliği olan iman hizmetine göre ancak onuncu sırada yer alabilen siyaset ve içtimai hayattaki hizmetlere öncelik verebiliyorlardı. Üstad'a da bir İslam inkılapçısı nazarıyla baktıkları için bu sosyal hayatta Risale-i Nur'a cephe alınması, fütuhatına set çekilmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise hata olduğu kadar zararlıydı da.(bk. Kastamonu Lahikası, s. 148)

Demek oluyor ki, Bediüzzaman, bilhassa ihlas sırrı gereği maddi ve manevi makamları terk etmeyi zorunlu görüyor, bir hizmet fedaisi olmayı her şeye tercih ediyordu. Önemli olan da bu değil midir?

Hz. Mehdi'yi Tanımanın Önemi

Her asırda hidayet edici mehdi ve müceddidler gelmiş, İslamı içerisine sokulmak istenen hürafelerden ayıklamış, arındırmış, asli şekli, bütün safvet ve berraklığıyla yeniden ortaya koymuşlardır.

Gazalî zamanında yolunu sapıtmış felsefe, İslam'a hücuma kalkmıştı. O, Kur'ân'dan aldığı ilhamla felsefenin istinad kalelerini bir bir çökertmiş, ehl-i imanı rahatlatmıştı.

Diğer mücedditler de yaşadıkları çağın şartları içerisinde İslam'a yönelen hücumları bir bir bertaraf etmişlerdir.

Fitnelerin en dehşetlisine maruz kalan çağımız ise, bunların üstesinden gelebilecek, geçmiş asırlara göre daha büyük bir mürşid ve mehdiyi bekler olmuştur.

Elbette ki bu asır, bütün bu korkunç manevi felaketlere göğüs gerebilecek, gerekli tecdid ve irşadı yapabilecek bir kutb-u azamı gerektirmektedir. İşte o kutb-u azam da Hz. Mehdi'dir.

Mehdi Âl-i Resûlü tanımanın her Müslüman için büyük bir önemi vardır. Çünkü ondan çok şeyler istifade edecektir. Kuvve-i maneviyesini toparlayacak, cesaret kazanacak, akıl bataryasını ilmi ve fikriyle dolduracak, ruh ve kalbini irşadıyla doyuracak, dünya ve ahiretini o sayede aydınlatacak ve imar edecektir.

İnancı gereği doğrunun, hayrın, hakkın ve haklının yanında olmayı bir sorumluluk olarak gören mü'mine düşen, elbette ondan azami derecede istifade etmek olacaktır. Onun yanında, safında, şahs-ı manevisi içerisinde yer alacak, Deccalizm ve Süfyanizme karşı mücadele verecektir.

Bir mümin için onun kervanına katılmak kadar önemli bir hadise ve saadet olamayacağı gibi, onu tanıyamamak, onun yanında olamamak kadar da büyük bir gaflet düşünülemez.

Eğer kişi, Mehdi'yi tanıyıp da gayrete gelebiliyor, ona talebe olmanın hakkını verebiliyor, hazzını yaşayabiliyorsa, Mehdi'den çok şeyler istifade eder. Ama onu tanıdığı halde gaflet içinde yaşıyor, mukaddes davasına ilgisiz kalıyor, onun can baş koyduğu hakikatlere gönül veremiyor, safında şu veya bu bahanelerle yer almıyor veya alamıyor, yoğun bir gayret ve faaliyet içerisine giremiyorsa, su kaynağının başında bulunduğu halde susuzluktan kıvranan insan misali kendine yazık etmiş olur.

Hz. Mehdi ve onun nurani cemaati binbir türlü sıkıntı ve meşakkatlerle İslamı yüceltme ve yayma gayretleri içerisinde ter döküp kendilerini yiyip bitirirken, uyanamayan, kılını dahi kıpırdatmayan insanın iş işten geçtikten sonra uyanması, pişman olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Hz. Mehdi'nin böylelerine verebileceği birşey de yoktur.

Evet, önemli olan Mehdi'yi tanıyıp gereği neyse ona göre hareket edebilmektir.

Son Söz

Habil ve Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan hakla batıl, iyiyle kötü, inançla inançsızlık mücadelesinde zaman zaman insanlar çeşitli zulüm, baskı, işkence, maddi ve manevi felaketlere maruz kalmış; içerisine düştükleri bu ümitsizlik atmosferinden kurtulabilmek için de bir kurtarıcı aramışlardır. Bu, tarihî ve sosyolojik bir hakikattir.

Ahir zamanda bu iki zıt kutbun mücadelesinin ise büyük bir şiddet kazandığını görüyoruz. Öyle ki, görülmemiş bu büyük fitnenin başını Deccal ve Süfyan çekmekte ve tahribatla iş görmekteler. Bunların karşısında da mücadele veren Hz. İsa (as)'la Hz. Mehdi var.

Her ne kadar Büyük Deccala karşı, zaman zaman maddi güç gerekiyorsa da yaymaya çalıştıkları inançsızlığa karşı maddeten değil, manen, yani ilmen ve fikren mücadele vermek gerekiyor. Hz. Mehdi, onların inkâra endeksli saltanatlarını sarsılmaz delillere dayanan "ilim" kılıncıyla tarumar etmektedir.

Deccal, bir komiteye, bir şahs-ı maneviye dayanarak dehşetli icraatını yaparken, Hz. Mehdi de tamiratını yine bir şahs-ı maneviye istinad ederek ortaya koyuyor.

Hz. Mehdi iman, hayat, şeriat olmak üzere üç safhadan meydana gelen icraatının ilkini ihlas, sadakat ve tesanüdü esas alan cemaatiyle, ikincisi ve üçüncüsünü şahs-ı manevisi, seyyidler nesli, ehl-i iman, daha da öte Hristiyanların dindar ruhanilerinin de desteğini alarak gerçekleştirecektir.

İster Mehdi gelmiş olsun, ister gelmemiş olsun Müslümana düşen görev, kendini tenbelliği atmak değil, üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yapmak olacaktır. Her şeyi Mehdi'den beklemek yerine, her an vazife başında olmak, ona zemin hazırlamak dinin ve aklın gereğidir. Bediüzzaman'ın, Barla'dayken, "Hocam, merak etmeyin, Mehdi gelecek, her şeyi düzeltecek" diyen safî kalbli bir zata, "Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun." (bk. Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren, Kur'ân ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler, Yeni Asya Yayınları, İstanbul-1996, s. 96) şeklinde verdiği cevap bu açıdan çok anlamlıdır.

Biz, bu düşüncelerle, çalışmamızda Deccal, Mehdi ve Hz. İsa (as) hakkındaki rivayetleri bir bir ele alıp anlaşılması gerektiği şekliyle ortaya koymaya çalıştık. İslam'ın diğer meselelerde olduğu gibi bu meselelerde de ne kadar makul, mantıki beyanlarda bulunduğunu göstermeye gayret ettik.

Eğer çalışmamız, bunları gerektiği gibi ortaya koyabiliyor, şüphe ve tereddütleri gidermede, doğru bilgilendirmede yardımcı olabiliyorsa, hedefine ulaşmış olacaktır. Bu da bizi ancak mutlu eder.

Karar okuyucuların...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 267.073
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...